Görünmeyeni Görünür Kılmak

Atölyenin kapısı kapansa da zihnindeki üretimi sürdüren; merakını doğayla kurduğu bağ ve araştırma tutkusuyla besleyen; yaratmayı gözlemlemek, denemek ve öğrenmeye devam etmek olarak tanımlayan Gönül Nuhoğlu...

Üretiminde malzemenin olanaklarını ve sınırlarını araştıran sanatçı Gönül Nuhoğlu’yla atölyesinin bahçesinde gerçekleştirdiğimiz keyifli sohbet, sanatla kurduğu ilişkinin ilk izleriyle başlıyor. Aynı zamanda Resim Heykel Müzeleri Derneği Başkanlığı’nı yürüten Nuhoğlu’nun çocukluk yıllarında babasının işi nedeniyle zaman geçirdiği inşaat alanlarında malzemelerin nasıl bir yapıya, bir fikrin nasıl somut bir forma dönüşebileceğine duyduğu merak, bugün farklı malzemeler ve mekanlar üzerinden şekillenen sanat pratiğinin temelini oluşturuyor. Nuhoğlu’nun üretim dünyasında malzeme, yalnızca bir araç değil, her yeni işte farklı soruların peşine düşmesini, araştırmasını ve çözüm aramasını sağlayan bir başlangıç noktası olarak öne çıkıyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nde aldığı eğitimin ardından Marmara Üniversitesi’ne devam eden Nuhoğlu, bu yılları sanat pratiğinden ayrı bir dönem olarak görmüyor. Yönetim eğitiminin kazandırdığı sistemli düşünme biçiminin, bugün işlerinde insan, yapı ve bireyin bu yapılar içindeki konumuna dair sorularla karşılık bulduğunu anlatıyor. İngilizce eğitiminin ise farklı kültürler, metinler ve düşünce biçimleriyle kurduğu ilişkiyi derinleştirdiğini belirtiyor. Bu farklı disiplinlerden beslenen birikimini sanat pratiğiyle ilişkilendirirken, “Sonuçta sanat benim için yalnızca sezgisel bir üretim alanı olmadı. Araştırma, gözlem, bağlantılar kurma ve farklı disiplinlerden beslenme hep pratiğimin bir parçası oldu.” diyor.

Gönül Nuhoğlu’nun heykelle kurduğu ilişki, farklı sanatçılarla geliştirdiği öğrenme bağları ve zaman içinde kendi yarattığı keşif alanlarıyla şekilleniyor. Sanat yolculuğundaki ilk hocası Mahir Güven’in bu sürecin temelini oluşturduğunu belirten sanatçı, daha sonra İnci Eviner ile çalışma fırsatı bulmasının ise bugün sahip olduğu düşünsel perspektifin gelişiminde önemli bir rol oynadığını söylüyor. Ancak onun için öğrenme, yalnızca atölyede ya da eğitim aldığı kişilerle sınırlı kalmıyor. “Oğlum üniversiteyi Washington’da, kızım ise Birmingham’da okurken çok sık seyahat etme fırsatım oldu. O dönemlerde zamanımı alışveriş yapmak ya da turistik şeylerle geçirmek yerine sürekli müzelere ve sergilere giderek değerlendirdim.” sözleriyle Nuhoğlu, bu karşılaşmaların sanatı yalnızca kitaplardan okumak yerine, eserlerle doğrudan temas ederek ve onları bulundukları mekanda deneyimleyerek öğrenmesini sağladığını ifade ediyor.

Nuhoğlu’nun sanatla kurduğu ilişkide eserlerin yalnızca görsel etkisi değil, dünyaya bakma ve soru sorma biçimleri de belirleyici oluyor. Bu noktada Anthony Gormley’nin özel bir yeri olduğunu anlatıyor: “Onu ilk kez bir müzede değil, Londra’da Waterloo tren istasyonu çevresinde fark ettim. Binaların üzerinde, çevreye dağılmış paslı insan figürlerini gördüm. O sırada Hayward Gallery’deki sergisinden haberim bile yoktu. O figürlerin kentle ve insanla kurduğu ilişki beni o kadar etkiledi ki sergiyi araştırıp gittim. Gormley’in insan bedenini yalnızca bir figür olarak değil, mekanla, boşlukla ve izleyicinin kendi varlığıyla ilişki kuran bir araç olarak ele alma biçimi bana çok yakın geldi.” Nuhoğlu için ilham tek bir isim ya da akımla sınırlı değil elbette. Bir sanat eserinin nasıl göründüğünden çok arkasında hangi soruyu taşıdığı ve sanatçının dünyayı nasıl okuduğu, kendi üretiminde de izini sürdüğü temel meselelerden biri.

Alüminyum, paslanmaz çelik, pleksiglas, ayna ve neon gibi endüstriyel malzemelerle çalışan Nuhoğlu, çoğu zaman bir fikir ya da soruyla yola çıktığını anlatırken, “Bir malzemeyle çalışırken aslında onunla bir tür diyalog kuruyorum. Bazen sınırları, bazen tesadüfler, bazen de teknik olarak çözmem gereken problemler işin yönünü değiştirebiliyor. Üretim sürecinde en sevdiğim taraflardan biri de bu araştırma hali.” diyor. Güçlü ve dayanıklı olarak algılanan endüstriyel malzemeleri kırılganlık ve boşluk gibi karşıt kavramları ifade etmek için kullanması da bu yaklaşımın bir yansıması. Nuhoğlu için asıl mesele, “fikrin en doğru bedeni hangi malzemede bulacağını keşfetmek”.

Çelik, sanatçının üretiminde yalnızca güçlü ve dayanıklı bir malzeme olarak değil, sınırlarıyla sanatçıyı üretmeye teşvik eden bir alan olarak karşılık buluyor. Çelik ve bronz gibi dirençli malzemelerle çalışmasına dair deneyimini, “Bir fikri bu malzemelerle gerçekleştirebilmek teknik olarak sürekli problem çözmeyi gerektiriyor ve sanırım üretim sürecinde en keyif aldığım yer de burası.” diyerek özetliyor. Özellikle ayna polisajlı paslanmaz çelik, çevresini ve izleyiciyi yüzeyine dahil ederek eserin sabit bir nesne olmaktan çıkıp sürekli değişen bir karşılaşmaya dönüşmesini sağlıyor. Nuhoğlu için malzemenin değeri ise kendi başına taşıdığı özelliklerden çok, hangi düşünceye hizmet edebildiğinde ortaya çıkıyor; en sert malzemenin kırılganlığı, en endüstriyel yüzeyin ise insanın en kişisel hallerini anlatabileceğine inanıyor.

Nuhoğlu’nun üretiminde mekan da üretimin kendisini şekillendiren unsurlardan. Aya İrini, Yerebatan Sarnıcı ve Sirkeci Garı gibi güçlü tarihsel hafızaya sahip mekanlarda çalışırken önceden belirlenmiş bir fikri o alana taşımak yerine mekanın taşıdığı izleri, mimariyi, ışığı ve geçmişle bugün arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışıyor. “Benim ilgimi çeken şey, görünmeyen katmanları görünür kılmak. İzleyicinin belki defalarca geçtiği ya da bildiğini düşündüğü bir mekana yeniden bakmasını sağlamak. İşin mekanı değiştirmesi kadar, mekanın da işi değiştirmesine izin vermek benim için çok önemli.” diyerek mekanla kurduğu ilişkiyi anlatıyor.

Nuhoğlu, uzun süredir üzerine düşündüğü birlikte yaşama, aidiyet ve dışarıda kalma meselelerini odağına alan “Non nobis solum nati sumus / Yalnızca Kendimiz İçin Doğmayız” başlıklı son sergisini ise şu sözlerle anlatıyor: “Cicero’nun ‘Yalnızca kendimiz için doğmayız.’ düşüncesi başlangıç noktası oldu ama beni ilgilendiren yalnızca birlik fikri değildi. Daha çok bu birlikteliğin nasıl kurulduğu, kimlerin dahil edildiği ve kimlerin görünmez kaldığı sorularıydı. Günümüzde sürekli birbirimize bağlı olduğumuz bir dünyada yaşıyoruz ama aynı zamanda yalnızlık, ayrışma ve aidiyet sorunları da giderek artıyor. Bu çelişki benim ilgimi çekiyor.” İzleyiciyi yalnızca eserlerle değil, kendi konumuyla da karşı karşıya getirmek isteyen sanatçı, sanatın kesin cevaplar vermekten çok yeni soruların kapısını aralayan gücüne inandığını belirtiyor.

Paylaş

Görünmeyeni Görünür Kılmak