Heykel için yaşamak

Kazım Karakaya’nın sanat yaşamı Anadolu’nun kadim izlerinden bugünün estetiğine uzanan bir yolculuk; her formun bir hikaye, her yüzeyin bir düşünce yankısı olduğu bir serüven.

Kazım Karakaya, üretiminde Anadolu’nun kadim izlerinden etkilenerek çağdaş bir dille, düşünceyle sezgiyi, arkeolojik geçmişle bugünün estetiğini buluşturmayı başaran bir sanatçı. Onun sanatında malzemenin özüne dönüş söz konusudur; biçim de anlam da katman katmandır. Karakaya ile pek çok eserinin bahçesinde sergilendiği Bozlu Art Project’in herkesi büyüleyen Mongeri Binası’nda buluşuyoruz ve hikayesini derin bir felsefi sohbet eşliğinde dinliyoruz.

Sanayiden sanata

Bugün Türkiye’de çağdaş heykel sanatının önde gelen isimlerinden biri olan Kazım Karakaya, “Benim daha önceden hiçbir şekilde bir sanat geçmişim yok, öyle bir kültürel yapısı olan bir aileden gelmedim.” diyerek anlatmaya başlıyor. Karakaya, Ankara’nın köyünden kentin çeperine yerleşen, oradaki kırsal hayat formasyonunu kente adapte etmeye çalışan bir ailede büyüyor. Çok küçük yaşlarda sanayide çalışıyor; bu deneyim çok zor şartlarda ancak bol malzemenin olduğu bir yerde imkanları ve aletleri kullanma yetkinliği kazandırıyor ona. Ardından hayatı bambaşka bir serüvene evriliyor.

İlk tohumlar

Kazım Karakaya’nın sanatla ilişkisinin ilk tohumları Ankara’da atılıyor. “Sanatla ilişkimde, ilk gençlik dönemlerimde daha çok zaman geçirmiş olduğum Karanfil Sokak’taki belli kitapevlerinden, sahaflardan, aynı zamanda Ankara Resim Heykel Müzesi, Ankara Arkeoloji Müzesi, Etnografya Müzesi gibi önemli noktalardan gelen bir yan vardı.” diyor. O yıllarda Karanfil Sokak yalnızca bir cadde değil, düşüncenin ve sanatın nabzının attığı bir yerdir. Cumhuriyet Kitap Kulübü’nde, Dost Kitabevi’nde karşılaştığı insanlar; düşünürler, yazarlar, sanatçılar… Onlar, Karakaya’nın içindeki dönüşümü başlatanlar oluyor. Gözleri uzaklara dalarak o dönemi anımsarken Ahmet İnam’dan, İonna Kuçuradi’den, Bilge Karasu’dan söz ediyor; her birinin kendisinde bıraktığı izleri anlatırken, “Benim bir önceki kuşağımdaki sanatçılara baktığımızda bunların büyük bir çoğunluğunun Anadolu’dan gelen yetenekli insanlar olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz. Tabii, burada entelijansiya içerisinde hareket eden veya belli bir aile geleneğinden gelen insanlar var ama bu öyle bir Aydınlanma hareketi ki Anadolu’nun bir köyünden gelmiş ve Türkiye’de sanata inanılmaz katkılarda bulunmuş insanlarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Buradan bir kültürel miras taşımak veyahut da eksikliklerini, tamamlayıcı unsurlarını düşünmek önemli ama Cumhuriyetin sağlamış olduğ bu kazanımla birlikte benim ve benden önce onlarca insanın kendi idealleri doğrultusunda hareket ettiklerinde belli olanakların karşısına çıkabileceğinin bir göstergesi.” diyor.

 Karakaya’nın sanatı, o dönemin Ankara’sında kitap kokularının, müze salonlarının ve derin düşüncelerin iç içe geçtiği bir atmosferde filizleniyor. Hayatı yeniden biçimlendirmek Hacettepe’de Güzel Sanatlar Fakültesi’nde heykel okumak, Kazım Karakaya için yalnızca bir eğitim süreci değil, hayatın kendisini yeniden biçimlendiren bir başlangıç oluyor. “Ortaokul ve lise eğitimini tam olarak almadım. Dışarıdan bitirme sınavlarıyla Türk-Alman Mesleki Eğitim Merkezi’nin haftada bir günlük pilot çıraklık programıyla tamamladım.” sözleriyle paylaşıyor öncesini. Üniversiteye geldiğinde ise kararı nettir; heykel onun için tek tercih oluyor. “Yetenek sınavıyla kazandım ama sınavdan bir yıl öncesine kadar teknik çizim dışında elime kağıt kalem dahi almamıştım.” diye anlatıyor. İlk desen eğitimiyle birlikte, malzemenin ve formun diliyle tanışma süreci başlıyor.

Yaratıcılığın özgürleşmesi

Güzel Sanatlar Fakültesi’nde aldığı eğitim, onun sanat anlayışına yön veren temel etkenlerden biri oluyor. “Hacettepe daha interdisipliner bir yapıya sahipti.” derken sanatı yalnızca bir teknik alan değil, bir “imge oluşturma süreci” olarak gören bir anlayışla beslendiğine dikkat çekiyor. Bu çerçevede ilk yıl ortak sanat dersleri alıyor; resimden seramiğe, grafikten fotoğrafa kadar farklı alanlarda temel sanat eğitimlerine katılıyor. “Bu çok özel bir şeydi çünkü kendi bölümünüze geçtiğinizde diğer disiplinlerin olmazsa olmazlarını da biliyorsunuz. Bir seramik nasıl pişer, bir ressam tuvalini nasıl hazırlar, bir fotoğrafçı ışığı nasıl okur… Bunların hepsi sizde birer ön bilgiye dönüşüyor.” sözleriyle aldığı eğitimin kendisine kattıklarına dikkat çekiyor. Bu çok yönlü yaklaşım, ona teknik zenginliğin yanında, düşünsel esneklik de kazandırıyor elbette. “İşinizin başına geçtiğiniz anda bildiğiniz her şeyi unutmanız gerekiyor.” derken aslında yaratıcılığın özgürleşmesi gerektiğini vurguluyor.

Biçimle var olmak

Bu dönemde kazandığı birikimi daha sonra Mehmet Aksoy’la birlikte çalıştığı projelerle pekiştirdiğini, “Bir heykel öğrencisi, genç bir insan olarak bir defa bir anıt heykel sürecinin nasıl olduğunu yaşıyorsunuz. Oradaki mekan unsurundan boyutuna, malzemenin işlenişinden konumlandırılışına kadar bütün o süreçleri o yaşta tecrübe ediyorsunuz.” sözleriyle anlatıyor. Motoruyla Ege’yi dolaştığı günleri anlatırken hem taşın hem toprağın hafızasını dinleyen bir sanatçının sesini duyuyoruz. Hacettepe, onu yalnızca bir heykeltıraş olarak değil, malzemenin içinde düşünmeyi öğrenen bir sanatçı olarak konumlandırıyor.

 Mehmet Aksoy’la geçen yıllar ise onun için ikinci bir okul oluyor. Üniversitede öğrendiklerini sahada yeniden sınıyor, belki de kimi zaman ters yüz ediyor. Proje için taş ocağında seçilen her blok, formun kaderini belirliyor; elin gücüyle taşın direnci arasında kurulan o denge, zamanla onun sanat anlayışının merkezine yerleşiyor. “Bir taşla çalışıyorsanız, onunla birlikte bir yolculuğa çıkarsınız, her darbe bir yön gösterir, her çatlak bir ihtimali açar.” diyerek heykel yaparak bir biçim vermekten çok, biçimle birlikte var olma halini anladığını da ekliyor.

Kurgunun ardındaki devrim

Sanat anlayışı, biçimsel olandan çok düşünsel bir derinliğe yaslanıyor. Ona göre sanat, insanın varoluş sorusuna verdiği en kalıcı yanıttır; dokunmanın, görmenin, hissetmenin bir bileşimidir. Malzeme, bu nedenle onun için yalnızca bir araç değil, düşüncenin vücut bulduğu yerdir. “Heykelde ilk karşılaştığınız şey malzemedir; onun kütlesi, dokusu, dokunma alanındaki etkisi.” diyerek bahsettiği yaklaşım, sanat tarihine bakışında da kendini gösteriyor; Michelangelo’nun “makinesi”nden söz ederken o mekanizmayı yalnızca teknik bir buluş değil, bir düşünme biçimi olarak okuyor. Perspektifin, düzenin, kurgunun ardındaki zihinsel devrimi fark ediyor. Ona göre sanat, katmanlı bir metindir; her dönem, her kültür, her medeniyet o metne kendi satırını ekliyor. Karakaya, o satırları birbirine dokuyan, belleğin görünmez ipliklerini heykel formuna dönüştüren bir anlatıcı gibidir.

‘Dil, varlığın evidir’

Karakaya için malzeme ise yalnızca bir araç değil, düşüncenin vücut bulduğu bir varlık. Onunla ilişkisinde sezgisel olduğu kadar teknik bir bilinç de vardır. “Benim için her malzemenin kendi enerjisi, kendi kütlesi ve kendi sesi vardır.” diyor. Bu yüzden hangi malzemeyle çalışacağına karar vermek, bir konuyu ya da duyguyu anlatmaktan önce geliyor. “Bir hikaye yazabilmek için bir dili bilmeniz gerekiyor. Çünkü bir dil bilmiyorsanız bir hikayeyi yazamazsınız ya da bir hikaye anlatıcısı olamazsınız. Wittgenstein, ‘Dil, varlığın evidir.’ diyor; hakikaten de öyle.” sözleriyle devam ederek kendi gramerine, kendi ritmine sahip her malzeme için seçimi bir dil seçmeye benzetiyor: “Bir taşa yaklaştığınız gibi demire yaklaşamazsınız; biri eksilterek, diğeri ekleyerek biçimlenir. Taş soğuktur, direnir; ahşap sıcaktır, sizinle birlikte akar.” Bu farklılıklar, sanatçının elini de zihnini de dönüştürür. Malzeme değiştikçe teknik, teknik değiştikçe biçim, biçim değiştikçe düşünce değişiyor. Karakaya, bu zincirin her halkasında bir yeniden doğuş yaşandığını söylüyor: “Malzeme sizi yönlendirir. Ona ne kadar hükmetmeye çalışırsanız, o kadar elinizden kayar.” Üretim dilinin alt katmanları Yaşadığı her dönem onun dünyasında baskın hale geliyor, sonra yerini bir diğerine bırakıyor. Sanayide geçen çocukluk yılları, bu çeşitliliği besleyen bir arka plan oluşturuyor. Tornacılıktan kaynak işlerine, taş ocaklarından döküm atölyelerine uzanan bir deneyim zinciri… Hepsi bugün onun üretim dilinin alt katmanlarını oluşturuyor.

Bir oyun alanı olarak sanat

Ona göre malzemeyle kurulan ilişki, tıpkı bir oyun gibidir; Metin And’ın deyimiyle, sanatın kendi oyun alanında oynadığı bir oyun. Ama bu oyunun zevki, rastlantısallığında ve riskinde gizlidir. “Siz oradaki kabiliyetlerinizi geliştirmezseniz ne sizinle oynayan kişiye keyif verirsiniz ne de siz ondan bir süre sonra keyif alabilirsiniz; öyle bırakırsınız. Ama o alan içerisinde kendinizi geliştirmeye başladıkça hazzınız genişlemeye başlıyor. Aslında eğer sanat denilen bir yaratım alanı varsa orada siz kendi algılarınız içerisinde yapmak istediğiniz bir şeyi gerçekleştirmekten devinmeye başlıyorsunuz.” diyor. Ona göre sanat, sonuçla değil, süreçle ilgilidir. “Sonuç yalnızca üreticinin içinde gerçekleşir.” diyor. Ona göre: “Sanat, cesaret işidir; bir şeye cüret etmek, ‘ben bunu böyle görüyorum’ diyebilmektir.”

Hikaye anlatıcılığı

Karakaya için her malzeme, hem teknik hem felsefi bir tercihtir; çünkü o, malzemeyi de bir hikaye anlatıcısı olarak görür. Formun içinde saklı olan anlamı zorla değil, sezgiyle açığa çıkarır diyor ve sohbeti şu sözlerle tamamlıyor: “Bir alüminyum işimde 7-8 yaşındaki bir çocuk, ‘Bu bir masal kahramanı!’ demişti, benim hiç düşünmediğim bir şeydi ve çok hoşuma gitmişti. Ben onu niye sınırlandırayım? Potansiyel anlamda onun kendi içerisinde öyle bir yapılanması varsa bu zaten açığa çıkacaktır. Önemli olan sizin o yapıyı kurabilmeniz. Yani onu adlandırmadan, onu da direkt olarak ortaya koyabilmeniz. Bazen hikaye çok sempatik, çok çekici olabiliyor ve aslında eserin popülerleşmesini sağlayabiliyor. Mesela Mona Lisa 1910’lardan sonra, çalınma hikayesi ve ortaya çıkan polisiye durumun ardından popülerleşmişti.”

Paylaş

Heykel için yaşamak