Zamanın İçinde Kurulan Sanat
Usta sanatçı Meriç Hızal’la, zamana yayılan bir üretim pratiğinin izinde; dünün, bugünün ve bu süreci besleyen düşünsel arka planın hikayesi…
Türkiye’de heykel sanatının önemli temsilcilerinden Meriç Hızal’la, 27 Kasım-21 Aralık 2025 tarihleri arasında düzenlenen “Güneşin Hafızası” başlıklı kişisel sergisinde bir araya geliyoruz. Uzun soluklu üretim pratiğinde bireysel hafızayla kolektif belleği yan yana getiren, heykeli bir anlatı formu olarak ele alan çağdaş heykel diline özgün bir iz bırakan Hızal’ın yeni sergisindeki her parçayı, kendisinden dinleme ayrıcalığına sahip oluyoruz. Toplumsal olayları kendi sanat diliyle yeniden boyutlandıran, izleyiciye sorgulama alanları açan eserlerini dinledikten sonra, onunla hikayesinin en başına gidiyoruz.
Hafızada kalan ilk ışık
Sanatın onun için henüz bir meslek olmadığı; yalnızca içten gelen, durdurulamayan bir ihtiyaç olarak kendini gösterdiği bir zamana gidiyoruz. Meriç Hızal, hafızasında yer eden ilk anıyı anlatırken bugün heykellerinde gördüğümüz yoğunluğun izlerini de açık ediyor: “İlkokul birinci sınıf. Birinci sömestrin sonunda öğretmen ödev vermişti: Mum yap, yanına mum yaz. Lamba yap, yanına lamba yaz. Ateş yap, yanına ateş yaz. Resimle kelimeyi birlikte öğreneceğiz. Ama ben tek bir alev için 110 saat uğraşmışım.” diyor. Okul açıldığında öğretmeni resmi görür görmez onu kucağına alıp öğretmenler odasına götürmüş, ardından gelen soru, hafızasına kazınmış: “Sen büyüyünce ne olacaksın?” O gün, resimle öğretmeni zihninde birleştirip verdiği yanıt basit ama belirleyici olmuş: “Resim öğretmeni!” Sonrasında, yüksek sesle dile getirilmeyen ama etkisi derin bir destek başlıyor. Halasının, yaptığı resimleri “gizlice” satın alarak verdiği cesaret… Ev yağlı boya kokarken Hızal’ın “kimseye duyurmadan” ısrarla resim yapmayı sürdürmesi… Tüm bunlar, bugüne uzanan yolun ilk ve belirleyici adımları oluyor.
Sanatı besleyen karşılaşmalar
Lise ve ortaokul yılları, Hızal’ın sanatla kurduğu ilişkinin bilinç kazandığı dönemler oluyor. Ortaokulda karşısına çıkan Necdet Geçgirik’i anarken, “Birçok hocanın adını unutabilirim ama matematik ve resim hocalarımı unutmam.” sözleriyle bunu özellikle vurguluyor. Lisede Hikmet Kayhan’ın öğrencisi olur. O yıllarda Türkiye’de sanat yayınlarının neredeyse yok denecek kadar az olduğunu hatırlıyor. Kayhan ve eşinin paylaştığı, Rönesans’tan sanat tarihine uzanan küçük, ince kitapçıklar ise onun için belirleyici bir kaynak oluyor. Hızal, Hikmet Kayhan’dan hem resim hem de sanat tarihi dersleri alıyor; bu çift yönlü eğitim, onun görsel üretimini düşünsel bir zeminle besliyor. O dönemde öğrendiklerine duyduğu minneti, “Güzel beslenmişiz.” diyerek ifade ediyor. Karşılaştığı her isim, yolunu biraz daha belirginleştiriyor.
Heykele açılan kapı
Meriç Hızal, heykel kararını lise yıllarında veriyor. O anı, bugün hâlâ netliğiyle hatırladığını söylüyor: “Lise ikinci sınıftaydım. Akademiden üç hocam gelmişti. Dolaşıyorlardı. Ben de yağlı boya bir portre yapıyordum; kimseye benzemeyen bir portre. Başucuma geldiler. Güya gizlice ‘jeune Picasso’ gibi bir şey söylediler.”
O anı hafif bir tebessümle anlatıyor: “Ben de biraz ukalalık ettim. ‘Fransızca hocası bize zaten evde Fransızca öğretiyor, ne dediğinizi anladım.’ dedim.” Hocalar ayrıldıktan sonra, kendi öğretmeniyle aralarında şu cümle geçiyor: “Meriç, onlar da çok beğendi ama seni heykele daha uygun gördüler. Akademiye gidersen heykele girmen iyi olur. Şadi Çalık’ın öğrencisi olursan daha da iyi.” Hızal, bu öneriyi bir tavsiyeden çok, samimi bir yönlendirme olarak gördüğünü anlatırken, “Ben onu bir emir telakki ettim.” diyor. Hızal için heykel sanatçılığına açılan kapının tam da o anda aralandığı görülüyor.
Akademi yılları
Akademi dönemi, Meriç Hızal için tek bir ustaya bağlı kalmaktan çok, farklı disiplinler ve bakışlarla şekillenen bir dönem oluyor. Şadi Çalık ve Hüseyin Gezer’in öğrencisi olması da bu sürecin doğal bir parçası. O yılları şöyle anlatıyor: “Aslında Hüseyin Hoca’yı seçmemiştik. Ama iki hoca her yıl becayiş yapmayı uygun gördü. Bir sene Şadi Bey, ertesi sene Hüseyin Bey… Böylece rotasyon öğrencileri olduk.” Bu değişim, onun için bir belirsizlik değil, aksine bir imkan sunuyor. “Her birinin üslubu, malzemeye yaklaşımı, heykeli ele alış biçimi farklıydı.” derken bu çok sesli eğitimin üretimini nasıl beslediğini vurguluyor.
Akademide temel sanat eğitiminin yoğunluğu da bu süreci derinleştiriyor. Dönemin güçlü kadrosu, Hızal’ın hafızasında canlanıyor. Erkan Güngören, Özer Kalaş, Ali Teoman Germener, Nuri Temizsoylu, Altan Birman… “Gece üçlere kadar çalışıp gündüz bizimle olan bir ekipti.” diye hatırlıyor bu isimleri. Malzeme bilgisinde Murat Eriç’in, tasarı ve geometrik düşünmede Yılmaz Morca’nın etkisinin belirleyici olduğunu anlatıyor. Program dışı dersleri de kaçırmadığını; mitolojiye, Gündüz Gökçe’nin karşılaştırmalı sanat tarihi derslerine boş bulduğu her anda katıldığını, “En arkaya oturur, kendimi gizlerdim.” diyerek paylaşıyor
Kalıcı etki
Bugün benimsediği sanat yaklaşımının kaynağını sorunca, Meriç Hızal tereddüt etmeden o yılların belirleyici olduğunu paylaşıyor: “Eğitimi yalnızca okulda bırakmazsınız. Mezuniyetten önce de sonra da üretmeye başlarsınız. Kimi işler hoca tarafından takdir edilir, kimi için ‘Bu da ne?’ diyen çıkar.” dedikten sonra aldığı eğitimin yalnızca teknik bir birikim olmadığını özellikle vurguluyor ve devam ediyor: “Aldığım eğitimi sonuna kadar kullandığımı düşünüyorum. Hâlâ kullanıyorum. Sadece bildiklerimi değil, onların hayata bakışlarını, duruşlarını da.” Bu da Hızal’ın hayatındaki bu karşılaşmaların izini ortaya koyuyor. Hızal, özellikle Şadi Çalık ve Ali Teoman Germener’in (Aloş) üsluplarının, bugün hâlâ benimsediği bir yaklaşım bıraktığını da ayrıca ekliyor.
Ufku genişleten şans
Yurt dışındaki deneyimlerini anlatmaya geçerken en başta, hem hocalarıyla hem de öğrencileriyle kurduğu ilişkiler için şans unsurunu vurguluyor. Ardından anlatmaya devam ediyor. 1977’de kazandığı bursla gittiği Salzburg’da, Francesco Somaini’nin öğrencisi oluyor. Dünya çapında tanınan İtalyan heykeltıraşla ilişkisi kısa sürede bir usta-çırak bağının ötesine geçiyor. “Dostu gibi oldum.” derken Somaini’nin malzemeyle kurduğu ilişkiye özel bir parantez açıyor. Taşı kumla şekillendirdiği, mimariyle heykel arasındaki ilişkiyi merkeze alan bu yaklaşım, onun için yeni bir bakış alanı açıyor.
Mezuniyetin ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde çalışmaya başladığı dönemde ona Fransa yolu açılıyor. Girdiği sınav sonucunda kazandığı bursla Paris’e gidiyor. Gitmeden önce hocalarına neye odaklanması gerektiğini soruyor ve Hüseyin Gezer’den, “Anatomi biliyorsun; ama bunu başka türlü düşünebilirsen çok iyi olur.” yönlendirmesini alıyor. Paris’te karşılaştığı morfoloji dersi, bu arayışa karşılık veriyor. François de Bor’un verdiği dersler, Hızal’ın hafızasında yalnızca bir içerik değil, bir eğitim modeli olarak yer ediyor. “Nasıl hoca olunur, nasıl ders anlatılır, yaratıcı zihin nasıl harekete geçirilir… Hepsini ondan gördüm.” diyor. İlk cümlesinden de anladığımız üzere Hızal’ın bahsettiği şans etkeni, onun sanat yaklaşımına olduğu kadar eğitimci kimliğine de yön veriyor.
‘Başımın üstünde taçlar var’
Meriç Hızal’ın hocalık serüveni, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde başlıyor. Mezuniyetin hemen ardından akademiye yöneldiğini söylüyor: “Gelir gelmez akademiye girdim. Demek ki o dönem kadro açılabildi.” diye anlatıyor. Paris’te François de Bor’un asistanı olarak kalması yönünde bir teklif alsa da iki çocuklu bir hayat, bu ihtimali geride bırakıyor. “De Bor’u çok sevdim, dersini de. Çok farklı bir ders anlayışı vardı.” Derken bu yaklaşımın kendisine nasıl yer ettiğini de ekliyor: “Ben de derslerimde hep onu örnek almaya çalıştım.” Akademi yolculuğu tek bir kurumla sınırlı kalmıyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde fotoğraf bölümünde, Marmara Üniversitesi’nde dersler veriyor. Emeklilik sonrası ise Doğuş Üniversitesi’nde, ardından Süleyman Saim Tekcan’ın davetiyle Işık Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başlıyor. Işık Üniversitesi’nden 2022 yılında emekli oluyor.
Sohbet, öğrencilerine geldiğinde sesi gurur doluyor. Bugün kendi yolunu açmış isimleri sayarken duraksamıyor: Kemal Tufan, Seçkin Pirim, Yücel Kale, Engin, Nermin… Ardından gülümseyerek ekliyor: “Fark etmediniz mi? Başımın üstünde bir sürü taç var.” Bu söz, yıllar boyunca biriken emeğin ve aktarılan bilginin en sade karşılığı oluyor.
Malzemenin dili
Meriç Hızal’la sohbetimizin yönü, yaptığı eserlere doğru dönerken öncelikle malzemeye odaklanıyoruz. Onun için malzeme, başlı başına bir tercih değil; temanın doğal sonucu. Üretim süreci, fikrin hangi biçimi ve hangi maddeyi talep ettiğini dinlemekle başlıyor. “Tema benden bir biçim talep ederken aynı zamanda malzeme için de karar vermemi ister.” derken sertlikten geçiciliğe, dönüşümden kimlik değişimine kadar uzanan bir ihtiyaç haritasına işaret ediyor. Bu nedenle kendisini belirli bir malzemeyle sınırlamadığını, fikrin gerektirdiği her şeyi kullanabileceğini söylüyor. Kamusal alanda denkleme coğrafya ve iklim de ekleniyor. Açık havada malzemenin zamana nasıl direnç göstereceği belirleyici hale geliyor. Hızal, malzemenin sürdürülebilirliğini yalnızca kendi ömrüyle değil, çevresiyle kurduğu ilişkiyle birlikte düşündüğünün de altını çiziyor. Bronzun altına yerleştirilen beyaz mermer kaidelerin zamanla lekelenmesi gibi örnekler, deneyimle öğrenilmiş detaylar olarak üretim pratiğine yansıyor.
Taş, bir malzeme olarak onun gözünde ayrı bir yerde duruyor. Dayanıklılığı kadar, sanatçıyı terbiye eden bir yanı olduğunu düşünüyor. Taşla çalışan ustaları “filozof gibi” görmesi boşuna değil; doğru sertlikte, doğru mesafede yaklaşmayı öğretmesi, insan ilişkilerine bile işleyen bir deneyim alanı sunuyor. Gerektiğinde ise paslanmaz çelik ya da alüminyum gibi çağdaş malzemelere yöneliyor.
Tüm bu sürecin arkasındaki teknik bilgiye duyduğu derin bir saygı var. Akademi eğitiminin -bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin- malzeme bilgisini merkeze alan yaklaşımını özellikle önemsiyor. Murat Eriç gibi hocalardan aldığı eğitimin, malzemenin sınırlarını ve imkanlarını okumayı öğrettiğini hatırlatıyor. Ahşapla kurduğu yakın ilişkinin de buradan geldiğini, hem sıcaklığı hem de emeği görünür kılan yapısıyla üretim sürecinin samimiyetini taşıyan bir malzeme olarak öne çıktığını söylüyor. Malzemeye dair son olarak şunu ekliyor: “Tanımadan, onun zamana ve mekana nasıl tepki vereceğini bilmeden üretmek mümkün değil.” Tüm malzemeleri kullanabileceğinden bahsederken kastettiği şey tam olarak bu bilinç hali. Malzeme, doğru dinlendiğinde fikrin en güçlü taşıyıcısına dönüşüyor.
Mini bir retrospektif
İlk sanat adımlarından akademi yıllarına, burslarla açılan şanslı dönemlerden eğitmenliğe ve malzemeyle kurulan ilişkiye uzanan bu yolculuğun ardından, sohbetimizin sonunda yeniden bugüne dönüyoruz. Meriç Hızal’ın her malzemeyle çalışabilme özgürlüğü, tek bir sergi kurgusu içinde karşımıza çıkıyor. Sanatçı bu seçkiyi büyük bir geri dönüşten çok, “küçük bir özet, bir mini retrospektif” diyerek bilinçli bir yoğunlaşma olarak tanımlıyor. Baran Curoğlu’nun mekan kurgusuyla şekillenen sergide, son iki yılın üretimleri ağırlıkta; daha erken dönemlerden işler ise bu sürekliliği işaret eden duraklar gibi yer alıyor. Çünkü dönemler değişse de Hızal’ın üretiminde zaman fikri hep merkezde duruyor: “Her işimde süreçle, zamanla ilgili bir hal var.” Bu yönelimin düşünsel arka planında, kişisel bir meydan okuma olduğunu öğreniyoruz. Büyük oğlunun sistematik felsefe eğitimi sırasında sorduğu basit ama kışkırtıcı bir soru olarak, “Ateşin, havanın, suyun, toprağın heykelini yapabilirsin… Peki zamanın heykelini yapabilir misin?” sanatçıya bir davet gibi görünüyor. “Niye yapamayayım?” diyerek başladığı bu arayış, zamanla üretimlerinin süreklilik kazanmasına yol açıyor ve bugün hâlâ devam ediyor. Sohbetimiz ise bir sonuca varmak yerine, zamanın hâlâ işlediği bir alanda sanatseverleri düşünceyle baş başa bırakarak tamamlanıyor.