“Beynimizi bir orkestra gibi algılamaya başladık ve bu orkestranın uyumlu olmasına sağlık, harmoninin bozulmasına ise hastalık diyoruz.”
İnsanı anlama merakıyla başlayan bir yolculuk; nörobilimden evrimsel biyolojiye, teknolojiden ruhsal gelişime uzanan derin bir düşünsel serüvene dönüşüyor. Nörobilim Uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan’la insan zihninin sınırlarını, teknolojinin dönüştürücü etkilerini, kendini bilmenin gerekliliğini ve insanlığın olası gelecek rotalarını sorguluyoruz. PROF. DR. SİNAN CANAN
İnsanı anlama serüveniniz nasıl başladı?
Herhalde herkeste olduğu gibi küçük yaşlardan itibaren “Neden böyleyim?”, “Neden öbürleri gibi değilim?”, “Benim annem-babam neden böyle?” gibi sorulara eskiden her evde bulunan ansiklopediler sayesinde bilimle cevap almanın hazzını yaşamış olabilirim. Ondan sonra -biraz şanslı bir çocuk olduğum için- bunun bende takıntı oluşturması şansını yakaladım. Maddi durumumuz görece iyiydi, çok büyük sıkıntılar çekmeden büyüdüm ve kendimi kitaplara gömerek zihinsel olarak ilk kuruluş dönemi geçirdim. Zaten ilerleyen süreçte biyoloji okumak gibi inanılmaz bir hediyeyle karşılaştım. Son 30-40 senedir hayatım sadece bunları düşünerek geçiyor.
Bir insanın kendini geliştirmesi sizce neden önemli?
İnsan, diğer canlılardan farklı olarak ne olduğu üzerine düşünen ve sıklıkla ne olduğunu unutan bir canlı. Yeryüzünde bildiğimiz diğer canlıların böyle bir sıkıntısı yok; mesela zürafalar ne olduklarını unutmuyorlar ve onun dışında da bir davranış sapması gösterme şansları yok, donanımları buna müsait değil. Fakat insan hem bu unutkan özelliğinden hem de içine doğduğu kültürün çocuğu olduğundan dolayı hepimiz özellikle son birkaç bin yıldır gerçek doğamızdan uzakta ve insan öğretileriyle dolu bir yerde yetişiyoruz. Çarpık bir dünya algısı içerisinde yaşamak zorunda kalıyoruz ve bu macerada bir insanın gerçekten kendine uygun ve verimli bir yaşam inşa etmesi ancak ve ancak kendini tanıması, kendine ne olduğuyla ilgili doğru sorular sorması ve bu yolda ömürlük bir çaba göstermesiyle alakalı. Aksi takdirde yine yaşayabilirsiniz, kazanabilirsiniz, lezzet alabilirsiniz ama şu kısacık ömrün sonu o zaman pek iyi bitmiyor gibi gözüküyor.
İnsan beyni ve davranışları arasındaki ilişkiye dair araştırmaları göz önünde bulundurduğunuzda sizi neler heyecanlandırıyor?
2000’li yılların başından beri nörobilim alanında çok büyük devrimler oldu ve artık nörobilim insanla ilgili en önemli bilgi alanı haline geldi. O yüzden her şeyin başında bir “nöro” zikrediyoruz, yani “nöromarketing”, “nöroestetik” gibi. Bu da nörobilimi artık belli bir akademisyen kitlesinin uzman olması gereken bir konu olmaktan çıkarıp tabiri caizse çatı bilim haline dönüştürdü -ki herkesin bir şekilde bundan haberdar olması gerekiyor. Beni son zamanlarda en çok heyecanlandıran şey şu: Eskiden beynimizin belli bölgelerinin belli işe yaradığını düşünürdük. O bölgeye bir hasar gelince onunla ilgili işlevlerin kaybolduğu, daha modüler bir makine olarak tarif ederdik beyni. Fakat son 10 yıldır gittikçe artan bir şekilde beynin aslında bir ağ yapısı olduğunu ve özellikle bağlantısallık dediğimiz bir mantık üzerine ilerlediğini fark ediyoruz. Yani artık beynimizi, aslında bütün bedenimizi, canlı organizmaları ve canlılığın kendisini bir mekanizmadan ya da makineden ziyade bir orkestra gibi algılamaya başladık ve bu orkestranın uyumlu olmasına, belli besteleri çalacak şekilde işlemesine sağlık, bunun dışına çıkmasına ve harmoninin bozulmasına ise aslında sağlıksızlık hali ya da hastalık diyoruz. En eski bulgulardan biri olmasına rağmen -bu arada eski derken 20 sene civarı bir zamanı kastediyorum-nöroplastisite dediğimiz, beynin değişebilirliği konusu beni hâlâ büyülemeye devam ediyor. Çünkü yaşınız, durumunuz ne olursa olsun istediğiniz zaman, yeterli motivasyonunuz varsa gerçekten dönüşebiliyorsunuz, değişebiliyorsunuz. Elbette sınırları var ama eskiden zannettiğimizden çok daha engin bir olasılıklar havuzu içinde olduğumuzu da öğreniyoruz gittikçe.
Beynin değişebilirliği konusuna olumsuz taraftan bakarsak… Teknoloji bizi bu açıdan nasıl etkiliyor?
Evet, çok doğru bir nokta. Şimdi ben teknolojiyi bir kere çok seviyorum, öncelikle onu söyleyeyim. Başka bir zamanda da doğmak istemezdim; şu anda cebimizde bulunan taşınabilir cihazlar sayesinde dünyanın bilgisine erişebildiğimiz harika bir zamandayız. Bu teknolojiler üretilirken aynı otomobiller ve binalarda olduğu gibi insanın faydasına bir şey yapıldığı düşünülüyordu, insanın ne olduğunu çok fazla sorma fırsatı olmuyordu. Sorulsa da doğru cevap alınabilecek kaynaklar sınırlıydı. Bu nedenle insanın sadece hazlarına ve arzularına hitap eden teknolojiler yapıp onu mutlu etmek düşünüldü. Birkaç yüzyıldır durum böyle.
Ama sonuçlar pek istenilen gibi değil. En fazla iletişim imkanlarına sahip olduğumuz devir, en fazla yalnızlaştığımız devir oldu. En çok seçeneğe sahip olduğumuz zaman, en kafası karışık ve kararsız olduğumuz zamana denk geldi. En çok besin çeşitliliği varken en fazla beslenme sorununu bu çağda yaşıyoruz. Bütün bunları topladığınızda bu hız, bu çabuk karar verme, yeniliği takip etme zorunluluğu vs. özellikle şehirli insanın zihinsel kapasitesinde ciddi bir problemler dizisine neden oluyor ve bugün en başta dijital bağımlılıklar olarak bunları biliyoruz zaten. Bunun çok daha ötesinde insanın kendisine yabancılaşması, zamanın ve yaşamın fazla hızlanması ve maalesef eğilimleri, trendleri, modaları takip etmekten “Ben bu dünyaya ne yapmaya gelmiştim?” sorusunu soramayacak kadar meşgul hale gelmesi bence esas problemler. Göz bozulması, boyun fıtığı gibi fiziksel sorunları ikincil görüyorum. Bence birincil sorun, insanın zihinsel, duygusal ve ruhsal gelişimiyle alakalı çok zorlayıcı bir devirde olmamız. Öte yandan kendisiyle ilgilenen bir insan için bilgi edinmek ve elindeki güzellikleri insanlara yaymak için muhteşem bir dünya burası. Fakat bir şey biriktiremediğinizde bu ortam sizin cehenneminiz olabiliyor ve güle oynaya senelerce bu cehennemde yaşayabiliyorsunuz maalesef.
Yapay zekayı bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yine iki ucu keskin bir kılıç. Hem büyük bir nimet hem de gerçekten insanı büyük bir felakete sürükleme potansiyeli taşıyan bir teknoloji. Bu teknolojinin diğerlerinden farkı şu: Adaptif, yani öğrenen bir teknoloji. Aldığı verilerle kendini geliştiriyor. Tabii ki bizim için yaptığı işlerde gittikçe ve hızlıca ustalaşabilmesi güzel ama özellikle felsefi açıdan, karar verme açısından, akıl yürütme açısından maalesef çok kötü bir tarafı var: Bizden öğreniyor. İnsan olmamış bir varlık olduğu için, nasıl ki kötü ilişkileri olan bir ailede pek sağlıklı çocuk büyümüyorsa, biz de maalesef bu kafa karışıklığıyla çok kötü eğittiğimiz bir genel yapay zekaya doğru gidiyormuşuz gibi görünüyor. Kanaatimce ya insan, aklını başına alıp olgunlaşmayı tercih edecek ve böylece elindeki teknoloji onun olgunluğuna hizmet edecek ya da çok ağır bazı felaketler yaşayarak mecburen olgunlaşmak zorunda kalacak. Çünkü üçüncü şık insanın dünyadan silinmesidir, ki ben bunu istemem. Ama doğa böyledir. Ona çok fazla direnirseniz bir şamarla sizi buradan uzaklaştırır; daha önce tarihte binlerce kez gördüğümüz gibi.
Sizin yüzyıl sonrası için dünyaya dair gelecek tahayyülünüz nasıl?
En net verebileceğim cevap; bilmiyorum. Çünkü ben, evrimsel biyolojiyle ilgileniyorum ve evrimsel biyoloji, uzun vadeli tahminler yapmayı imkansız kılan bir bilimdir. Çünkü canlı çok kaotik bir şeydir. Ortamın durumuna, genetik varyasyonlara göre ortaya neler çıkacağı ve nelerin başarılı olacağı ya da başarısız olacağı bilinmez. Fakat insanın şu andaki izleği içerisinde ancak insan için konuşmamız mümkün. Bunu da bilimsel ya da doğrusal bir düşünmeyle değil de örüntüsel bir düşünmeyle ele almamız gerektiğini düşünüyorum. Şunu kastediyorum: Binlerce yıllık medeniyetimize dair az da olsa kayıtlarımız var ve insanlığın kendisine neler ettiğini defaatle görmüşlüğümüz de var. Çok yüksek medeniyetler, çok yüksek maddi refah, insanı genellikle kendi toplumunu çökertmesi gibi bir kadere mahkum ediyor. Dolayısıyla yine benzer bir örüntüyü yaşıyoruz.
21. yüzyıl medeniyetin zirve noktası denebilir ama haberleri izleyen herkesin gördüğü gibi durumumuz hiç iç açıcı değil. Günde yüz binlerce insanı savaşlarda, kazalarda ya da daha saçma sapan nedenlerle kaybediyoruz. İnsanın potansiyelini maalesef sadece kâr odaklı olarak sömürüyoruz ve bunu gerçekten medeniyet zannediyoruz. Bu gidişin sonu iyi değil. Yakın vadede insanlık büyük bir kriz yaşayacak. Zaten şu anda bunun büyük ayak seslerini duyuyoruz. Yüzyıl sonrası için ben sadece iki seçenek görebiliyorum -umuyorum yanılırım. Birincisi, dediğim gibi, insanın erginleştiği; artık canlılık ve yaşam hayrına teknoloji üretebildiği bir gelecek -ki bu çok zayıf bir ihtimal. Çünkü hakikaten kötü durumdayız. İkincisi de çok büyük, yani havsalamızın almayacağı kayıplarla ağır bir tokat yiyerek belki de medeniyete yeni baştan başlamak zorunda kalacağız. Sanki bu ikinci ihtimal daha belirgin gibi. Teknolojiyle ilgili ise şöyle bir beklentim var, onu da ekleyeyim: Bizim muhayyilemizin çok üzerinde, hızla gelişen bir teknolojimiz var. Belki de biz kaza eseri, daha önce aklımıza gelmeyen çözümleri teknolojimiz yardımıyla bulabiliriz. O zaman belki ya biraz daha zaman kazanır ya da hakikaten aklımızı başımıza erkenden alabiliriz.