“Bir izleyiciye bir şey hissettirmek için hikaye anlatmak bile yetmez; o anı yaşıyormuş gibi aktarmak gerekiyor.”
HALE CANEROĞLU
Bir dönem milyonların ‘Yaprak’ olarak tanıdığı, bugünlerde sanatçılığın yanında yazar ve konuşmacı kimliğiyle sahnede olan Hale Caneroğlu, bu kez kendi hikayesini anlatıyor. Oyunculuktan müziğe, oradan psikoloji ve iyi olma haline uzanan sohbetimiz, ‘iyi hissetmenin’ bazen sadece kendine dürüstçe bakmakla başladığını hatırlatıyor.
Oyunculukla başlayan yolculuğunuzun bugün müzik, hikaye anlatıcılığı ve iyi olma hali üzerine kurulu bambaşka bir sahneye evrildiğini görüyoruz. Bu dönüşüm nasıl başladı?
Bu dönüşüm aslında basamak basamak oldu. Önce oyunculuk ve şarkıcılık kariyerimde çok başarılı oldum. Sonra bir tükenmişlik noktasına geldim; yoruldum ve yapmak istemez hale geldim. O sırada yeni ailemi kurmuştum, kariyeri bırakıp aileme odaklandım, anne oldum. Sonra hayatımın geri kalanını nasıl geçireceğime dair kendime bir soru sordum ve kişisel gelişim ile psikolojiyi bir kariyere dönüştürmeye karar verdim. Çünkü zihnimde, ruhumda ve bedenimde çok büyük bir birikim vardı, deneyimlerimi hikayelerimle aktarmaya hazırdım. 42 yaşında sıfırdan bir kariyer yolculuğuna başladım. Çok ciddi eğitimler aldım, galiba 27 sertifikasyonum var. Böylece kendime kişisel gelişim alanında yeni bir kariyer oluşturdum.
Müziği ve kişisel gelişimi bir araya getiren, Türkiye’de çok benzeri olmayan müzikli motivasyon konuşmaları fikri nasıl ortaya çıktı?
İlk TEDx konuşmam çok ses getirdi ve oradan bir motivasyonel konuşmacılık kariyeri çıktı. Konuşmalarımda zamanla komik metaforlar oluşmaya başladı. Bakın hep adım adım... Kişisel gelişimde ve psikolojide bilgi aynı, farkı yaratan anlatım şekli; bende de “Hale Caneroğlu anlatım dili” oluştu. “Sen Değiş Dünyan Değişsin” platformu doğdu ve Instagram’da çok başarılı oldu. Zamanla sahnede seminer gibi bir tona kaydığımı fark ettim, kendi kendime “Burada bir şey eksik.” dedim ve tüm yetkinliklerimi birleştirmeye karar verdim. Çünkü bilgi herkesin bildiği bir şey; anlatıcı, anlattığı şeyi deneyimlemişse ve hikayesini dürüst bir biçimde, içtenlikle anlatıyorsa ondan daha etkili hiçbir şey yok. Son dönemde bunu yaşıyorum: Hikayemi anlatıyorum,ardından bilgiyi veriyorum ve bunu müzikle, herkesin eşlik edebileceği bir şarkıyla destekliyorum. Kurumsal well-being’den hizmetkar liderliğe kadar her konuyu, bir saatlik bir anlatıda bile kendi hikayem ve müzikle birleştirerek aktarıyorum.
Sahnedeyken yalnızca bir konuşmacı değil, aynı zamanda duyguyu da yöneten bir anlatıcı gibisiniz…
Aslında şunu fark ettim: İnsanlar beni anlattıklarımla değil, onlara hissettirdiklerimle ve fark ettirdiklerimle hatırlıyor. Bir izleyiciye bir şey hissettirmek için hikaye anlatmak bile yetmez; o anı yaşıyormuş gibi aktarmanız gerekiyor. Bu konuşmacılıkta teknik bir konu: -di’li geçmiş zaman değil, “Hikayenin öznesi olarak buradayım, bunu yaşıyorum” dili. Hikayeyi böyle anlattığınızda insanlar yaşadıklarınızı sizinle birlikte yaşıyor, aynı duygu selinden sizinle birlikte geçiyorlar. Bunun üstüne müziğin gücünü de ekleyince... Müzik zaten başlı başına bir titreşim, hikayeyi daha da güçlendiriyor. Ardından kurumun verdiği brief’e göre iletilmesi gereken bilgiyi veriyorum ama bunu da çok uzatmıyorum; genelde bir dakikayı geçmeden özetliyorum.
Sahnedeyken yalnızca bir konuşmacı değil, aynı zamanda duyguyu da yöneten bir anlatıcı gibisiniz…
Aslında şunu fark ettim: İnsanlar beni anlattıklarımla değil, onlara hissettirdiklerimle ve fark ettirdiklerimle hatırlıyor. Bir izleyiciye bir şey hissettirmek için hikaye anlatmak bile yetmez; o anı yaşıyormuş gibi aktarmanız gerekiyor. Bu konuşmacılıkta teknik bir konu: -di’li geçmiş zaman değil, “Hikayenin öznesi olarak buradayım, bunu yaşıyorum” dili. Hikayeyi böyle anlattığınızda insanlar yaşadıklarınızı sizinle birlikte yaşıyor, aynı duygu selinden sizinle birlikte geçiyorlar. Bunun üstüne müziğin gücünü de ekleyince... Müzik zaten başlı başına bir titreşim, hikayeyi daha da güçlendiriyor. Ardından kurumun verdiği brief’e göre iletilmesi gereken bilgiyi veriyorum ama bunu da çok uzatmıyorum; genelde bir dakikayı geçmeden özetliyorum.
Bursa TEDx konuşmanız çok ses getirdi çünkü oldukça açık, dürüst ve kırılgan bir yerden konuştunuz. Sizce insanların bu konuşmayla bu kadar güçlü bağ kurmasının sebebi neydi?
Bu bir stand-up aslında. Stand-up sadece güldürmek değildir, sahnede var olup izleyiciyi içine çekerek bir şey anlatmaktır. Öyle olması için çok çalıştım, gerçekten çok emek verdim.
Konuşmaya nasıl hazırlandınız?
İlk TEDx konuşmamı hazırlamam altı ay sürdü. O zaman henüz konuşmacılık kariyerim ve tecrübem yoktu. İkinciye üç ayda hazırladım. Bu sürenin uzamasının sebebi aynı anda ikinci kitabımı yazıyor olmamdı, tecrübeye istinaden daha kısa sürede de hazırlanabilirdim. Önce metni yazıyorum, sonra revize ediyorum. Mesajlarıma önceden karar veriyorum ama hikayeler yazarken şekilleniyor. Ardından dakika tutuyorum, ezberliyorum ve prova yapıyorum. TEDx hazırlama şeklim bu. Bu sefer sadece 23 kişiye prova yaptım çünkü çok duygusallaşıyordum. Bipolar olduğumu bilmeyenlere, beni daha az tanıyanlara, yabancılara prova yaptım ki gerçek olsun diye. Girişte hiç heyecanlanmadım. Bipolar kısmını anlatırken duygusallaştım bir de diğer hikayede. (İzlemeyenler varsa sürprizi kaçmasın.) Ama sahneye çıkmadan beş saniye önce öyle bir şey oldu ki… Normalde yıllardır sahneye çıkan biriyim, hep heyecanlanırım ama bu farklıydı. Elim ayağım boşaldı, titremeye başladım ve sahnenin arkasında ağladım. Ben her zaman şunu söylerim: Kendinizi güvende hissettiğiniz, yargılanmayacağınızı bildiğiniz yerde açılın. Ama ben bu kez bunu sahnede yaptım. YouTube ve Instagram gibi çok görünür bir alanda kendimi açmayı seçtim. Bu sadece bir konuşma değil, hayatımın yeni bir dönemine adım atmaktı. Konuşmanın geri kalanında ağlamadım mesela. Provalarda ağladım ama sahnede toparladım. Salonun yarısından fazlası konuşmanın başından sonuna kadar ağladı. Kulise koşanlar oldu, herkesin gözleri kan çanağıydı; sesçilerin bile... Gerçekten izleyiciyle birlikte yaşanan bir deneyimdi.
Kapsayıcılık bugün kurumların en çok konuştuğu başlıklardan biri ama konu mental sağlık olduğunda hâlâ büyük bir sessizlik var. Özellikle psikolojik farklılıkları olan beyaz yakalıların iş hayatında etiketlenmekten çekinmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce gerçek kapsayıcılık ne zaman başlıyor?
Şirketlerde maalesef bipolar bozukluğu olan kişiler, “Psikiyatrik bir sorununuz var mı?” sorusu geldiğinde bunu yazmaya çekiniyor. Çünkü hastalığın doğası bilinmiyor. Bipolar eşittir dengesiz, alkolik, tehlikeli ya da “deli” gibi yanlış algılar var. Oysa hiç alakası yok. Özellikle tedavisini alan, kendine iyi bakan bipolar bireyler şirketlerde çok üretken olabilir. Sadece bu durumun dönemsel atakları olabiliyor; beyin kimyasıyla ilgili. Bu dönemlerde, şirket psikiyatristinin de onayıyla kişiye destek olunması gerekiyor. Bu destek, “İşimi kaybediyor muyum?” kaygısı yaratmadan, güven duygusuyla verilmeli. “Seni önemsiyoruz, sana güveniyoruz, şirkete katkın çok büyük ama toparlanman için dinlenmen gerekiyor.” diyebilmek önemli.
Kapsayıcılıkta konuşulması gereken bir başka konu da pre-menopoz ve menopoz. İtalya’da bu konu kapsayıcılığa girmiş durumda. İngiltere’de pre- menopoz dönemindeki kadınların yaşadığı duygudurum değişimleri zaman zaman bipolarla bile karıştırılabiliyor. Tahammülsüzlük, ani duygu değişimleri gibi belirtiler görülebiliyor. Bu yüzden pre-menopoz ve menopoz da kapsayıcılığın bir parçası olmalı. Bence bir çalışanın en verimli dönemi 40 yaş üstüdür. Deneyim birikmiş olur ve kişi en üretken dönemine girer. Bu dönemde desteklenirse çok büyük katkı sağlar; dışlanırsa kayıp olur.
Biraz da şirketlerin wellbeing ve stres yönetimi konusunda gözden kaçırdıklarını konuşalım…
Bunun aslında bir kurum kültürü olması ve işin liderlerle başlaması gerekiyor. Liderler kendi iyi oluşları için gün içinde kurumsal wellbeing’e dair bazı alışkanlıklar uygular ve bunların işe yaradığını deneyimleyip inanırsa çalışanlar da bunu sürdürebilir. Burada asıl mesele sürdürülebilirlik. Eğitimlerimde ve konuşmalarımda da bu iyi oluşa hizmet eden alışkanlıkları öğretiyorum. Örneğin masanın yanında bir dakika yapılan basit bir hareketin sinir sistemini aktive eden bilimsel bir etkisi var. Ama lider bunu bilmez ve onaylamazsa çalışan, “Ne yapıyorsun?” tepkisiyle karşılaşabilir. Ya da nefes egzersizi yapan birine, “Uyuyor musun?” denebilir. O yüzden benim sloganım: Mutlu liderler mutlu takımlar yaratır. Bunun altında da hizmetkar liderlik anlayışına bakıyoruz. Liderin artık, “Takımımın psikolojik ihtiyacı ne?” diye sorması gerekiyor. Artık devir hizmetkar liderlik devri. Takımı dinlemek, problemleri birlikte çözmek ve iyi oluşu kurum kültürünün parçası haline getirmek gerekiyor.
Son olarak... “Avrupa Yakası” dönemindeki Hale’ye bugün sahnede insanlara umut veren bu dönüşüme inanır mıydı? Onu bu dönüşüme inandırmak için bir cümle söyleyebilecek olsanız bu ne olurdu?
“Avrupa Yakası” döneminde başarının tadını çıkaramadım. Çünkü kara kutumda çok büyük bir başarısızlık korkusu vardı ve bunun farkında değildim. Sonradan terapilerde keşfettim bunu. Şimdi gidip o Hale’ye şunu söylemek isterdim: “Sen Almanya’da ırkçılığa maruz kalmış küçük bir kızsın. Sonra Türkiye’ye geldin, bu kez Almancı diye dışlandın; dışlanmamanın yolunu başarılı olmakta buldun. Ama bu da beraberinde büyük bir başarısızlık korkusu getirdi.” Ona, “Çok başarılısın. Artık o küçük kız değilsin. Tadını çıkar.” derdim. Ben başarılı olduğumu ancak kızım doğduktan sonra hissettim. Yanımda yatıyordu, “Büyüse de ‘Avrupa Yakası’nı izletsem, albümümü dinletsem.” diye düşündüm. Başarılı olduğumu, ilk defa o zaman iliklerime kadar hissettim. Bugünkü Hale, o dönemki Hale’ye ne kadar cesur, çalışkan ve başarılı olduğunu söylerdi. biraz durup bunun tadını çıkarmasını… O Hale ise bana baktığında bipolarlığımı görürdü ve, “Demek acılarımın sebebi buymuş...” derdi.
HALE CANEROĞLU’NDAN STRESİ YÖNETMEK İÇİN ÖNERİLER
Stresi yönetmek için en önemli konu stresle baş etme ve pozitif bakış açı- sını destekleyen alışkanlıklar edinmek. Ben hep şöyle diyorum: Alışkan- lıklarını değiştir, ruh halin değişsin. Bunlar parayla yapılan şeyler değil; öz disiplinle hayatınıza dahil edebileceğin basit alışkanlıklar. Bu nedenle 3 Şükür Egzersizi, Nefes ve Meditasyon iyi bir başlangıç.
ÖNERİ 1: ŞÜKÜR EGZERSiZi
Beynimizin iki modu var: biri riskleri ve tehlikeleri gören sistem, diğeri pozitifleri gören sistem. Biz hayatta kalmak için daha çok tehlike moduna alışmışız. Ama pozitif tarafı kas gibi; çalıştırmazsak zayıf kalıyor. Bu egzersizle beyniniz güzel şeyleri daha hızlı fark etmeye başlıyor. Gün içinde küçük anların tadını daha çok alıyorsunuz. Akşam yatmadan önce gözlerinizi kapatıyorsunuz, burnunuzdan derin nefes alıp verdikten sonra, “Bugün beni mutlu eden üç şey neydi?” diye soruyorsunuz. Önemli olan süreklilik; 21 günde alışkanlık haline getirip 40 günde otomatikleştiriyorsunuz. Şirketlere de özellikle happy hour gibi etkinliklerde 3 Şükür paylaşımı yapmalarını öneririm. Böylece çalışanlar haftayı olumlu bitirip işten daha iyi bir ruh haliyle ayrılıyorlar.
ÖNERİ 2: NEFES
Güzel bir karın nefesi aldığımızda diyaframımız açılır, vagus denilen sinirle temas eder, o öyle bir titreşir ki iki sinir sistemimizi de aktive eder ve onlarla iletişim haline geçip beynimize şöyle bir mesaj gönderir: Bu kişinin tüm organlarının düzgün çalışmasını, huzur içinde ve dengede olmasını sağla! Bu yüzden doğru teknik önemli. Ben Pranayama tekniğini öneriyorum. En basit haliyle: dörde kadar nefes al, dörde kadar tut, dörde kadar ver; hatta sekize kadar burnundan yavaşça ver. Bunu sinirlenirken bile yapabilirsiniz. Sistem sakinleşir, daha dengeli hissedersiniz.
ÖNERİ 3: MEDİTASYON
Meditasyona gelince çok basit teknikler var. Meditasyon zihni boşaltmak değildir; çok iyi uygulamalar da var yanıltıcı olanlar da. Yönlendirmeli ya da gevşeme meditasyonu yapabilirsiniz. Benim YouTube kanalımda üç dakikalık bir gevşeme meditasyonu var. Hiçbir şey yapamıyorsanız bile kulaklığınızı takıp üç dakika gevşeme meditasyonu yapıp sonra işinize geri dönün. Yenilenmiş gibi hissedersiniz. Bunlar için maddi bir şeye ihtiyacınız yok. Gerekli olan şey doğru vizyon ve öz disiplin.