“Dünyayı kendi şahsi bulmacam olarak görüyorum. Ne kadar çok parçayı bir araya getirirsen kendi dünyan o kadar tamamlanmış oluyor.”

SAFFET EMRE TONGUÇ

Bazı insanlar dünyayı gezer, bazıları ise dünyayı yeniden anlatır. Tarihçi, yazar ve profesyonel rehber Saffet Emre Tonguç, dünyayı yeniden anlatan modern bir seyyah. Tarihin sahnesinde gizlenmiş hikayeleri bulup onları çağımıza taşıyan; geçmişle bugünün, bilgiyle duygunun arasında köprüler kuran bir anlatıcı. Sayfalardan sokaklara, haritalardan ufuklara uzanan yolculuğunun her adımında belleği diri tutan bir zaman yolcusuna dönüşüyor. Saffet Emre Tonguç’un, her taşın altındaki tarihi, her manzaranın ardındaki ruhu görünür kılan hikayesinin peşine düşüyoruz.

Yaptığınız işe baktığımızda sizi özetle modern bir seyyah olarak tanımlayabiliriz. Bu serüvenin en başına gidelim öncelikle…

Biz ailecek çok gezmeyi seviyoruz. Ben küçük bir çocukken sürekli Türkiye içinde seyahat ederdik. Abimle 1981’de ilk yurt dışı yolculuğumu yaptım ve çok keyif aldım. Dünyayı kendi şahsi bulmacam, bir yap-boz olarak görüyorum. Ne kadar çok parçayı bir araya getirirsen kendi dünyan o kadar tamamlanmış oluyor. İnsanın ufkunu çok açan bir şey seyahat etmek. Hani derler ya, çok okuyan mı daha çok bilir, çok gezen mi; bence hem çok okuyan hem de çok gezen bilir.

Rehberliğe nasıl başladınız?

Boğaziçi Üniversitesi’nde Turizm ve Otel Yöneticiliği okurken rehberlik yapmaya başladım. Sonra aynı üniversitede Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde okudum, ardından Tarih yüksek lisansı yaptım. Viyana’da İşletme üzerine doktora çalışmam oldu. İnsanların sevdikleri işi yapmaları gerektiğine inanıyorum. Gezmek benim için bir yaşam biçimi, rehberlik bana bambaşka bir yaşam olduğunu gösterdi. Dört duvar arasında klasik anlamda kariyer yapmak yerine hayatın tam içinde olmayı, yeni insanlar ve kültürler tanımayı tercih ettim. 14 bin rehber arasında iki kere Türkiye’nin En İyi Rehberi seçilen tek kişi oldum. 2004 yılından itibaren seyahat yazıları yazmaya başladım. Ayrıca radyo ve televizyon programları yaptım. 2006 ve 2007 yıllarında Yılın Seyahat Yazarı olarak ödüllendirildim. “Avrupa’da Görülecek 101 Yer” ve “İstanbul Hakkında Her Şey” kitaplarım ödüller aldı. 2012 yılı sonunda ise “Boğaz Hakkında Her Şey” kitabımla En İyi Turizm Yayını Ödülü’ne değer görüldüm. Türkiye’nin en çok seyahat eden rehberi seçildim.

Geriye dönüp baktığımda çıkış noktam İstanbul sevgisiydi. Her şeye, herkese ve tüm olumsuzluklarına rağmen İstanbul benim için dünyanın en güzel şehri. Nereye gidersem gideyim kendimi hep İstanbul’a dönerken hayal ediyorum. Sevgi merakı, merak da öğrenmeyi getiriyor beraberinde. Önceleri şehre ait olanları sadece seyrederken aynı zamanda dağarcığımda da bilgilerin biriktiğinin farkında değildim. Daha sonra yetinmeme ve daha çok okuyup, daha çok gezip, daha fazla öğrenme isteği başladı. Sokaklarında kaybolup şehrin insanlarıyla konuşmak da bana çok şey kattı.

İstanbul’u adım adım gezerken sizi şaşırtan şeyler oluyor mu?

İstanbul keşif yolculuğunun bitmeyeceği bir şehir. Yüzyılları aşan hikayelerine yorulmadan yenilerini ekliyor. Böyle bir kültürel mirasla iç içe yaşayıp şaşırmamak mümkün değil. Örneğin Marmaray projesi için yapılan Yenikapı kazılarında şehrin tarihini 8.500 yıl önceye taşıyan buluntuları hayranlıkla gördük. Erken Bizans Dönemi’nin en büyük liman olan Theodosius Limanı ortaya çıktı. Bir başka örnek olarak Neolitik Dönem mezar mimarisi içinde nadir rastlanan ahşap gömüt bulundu. 19. yüzyıl Osmanlı’sına ait küçük imalathaneler ve atölyelerin mimari kalıntıları ve sokak dokularıyla tanıştık. Bu şehirde henüz keşfedilmemiş çok sır var. Bir de zaten ortada olan ama göremediklerimiz var. Mesela yakın zamana kadar hiç gitmediğim semtler vardı; Fatih karşısındaki Haydar semti, Edirnekapı’daki Salmatomruk ya da Hasköy’ün devamındaki Çıksalın… Tüm bunların ötesinde yüzlerce kez Kapalıçarşı turu yaptım ama her seferinde çarşı beni şaşırtmaya, yeni detaylar sunmaya devam ediyor. Yani siz merak ettikçe İstanbul sizi yeni hikayelerle tanıştırıyor; yeter ki isteyin ve çaba gösterin…

İstanbul benim için giydiği her kıyafeti kendisine yakıştırmayı bilen zarif ve sofistike bir kadın gibi… Hem İstanbul’la hem Boğaz’la özel bir bağım olduğunu düşünüyorum. Yılın her zamanı farklı güzel, her mevsim ayrı keyif bu şehirde. Özellikle erguvanların gülümsemeye başladığı, bunu gören lalelerin, leylakların ve mor salkımların onlarla güzellik yarışına girdiği ilkbaharı İstanbul’da geçirmek ömre ömür katıyor. İstanbul’un sakladığı tarihi, lezzetleri, kalite akan mekanlarını, salaş duraklarını hatta zaman zaman kendine has karmaşasını seviyorum. Ama en çok neyini seviyorsun sorusunun bir yanıtı var; ben İstanbul’u anlatmayı seviyorum, insanlara İstanbul’u yaşatmayı seviyorum.

İstanbul’u gezmek için ilk nereden başlamayı öneriyorsunuz?

Öncelik Tarihi Yarımada olmalı. 1.500 yaşındaki Aya Sofya, 400 yıl Osmanlı sultanlarına ev olmuş Topkapı Sarayı, Muhteşem Süleymaniye, dünyanın ilk AVM’lerinden Kapalıçarşı, Dolmabahçe Sarayı tabii ki görülmeli. Fener ve Balat eski İstanbul’u yaşatan yerlerden, sokaklarında keşfe çıkılmalı. Galata ve Karaköy ise tarihe dokunurken keyifle farklı lezzetler tatmak isteyenlere göre.

Sizi İstanbul kadar etkileyen başka şehirler var mı?

San Francisco, Sydney, Barselona, Cape Town, Hong Kong, Stockholm, St. Petersburg, Buenos Aires, Şangay ve Rio, İstanbul’dan sonra en sevdiğim şehirler. Aslında bu şehirleri sevme nedenimi düşününce hepsinde İstanbul’dan bir şeyler bulduğumu fark ettim. Ben içinden su geçen şehirleri seviyorum, su olmayınca bana kuru geliyorlar. Yine de itiraf ediyorum, nereye gidersem gideyim en mutlu anım İstanbul’a döndüğüm an. Bunu gizemli muzip sevgiliye geri dönüş gibi de düşünebilirsiniz.

Oprah Winfrey, Calvin Klein, Martha Stewart, Colin Powell gibi dünyaca ünlü isimlere rehberlik ettiniz. İstanbul’u ve Türkiye’yi bilerek mi geliyorlar?

Google’ın CEO’su Eric Schmidt, oyuncular Robert Redford, Candice Bergen, Kevin Spacey, modacılar Calvin Klein, Diana Von Fürstenberg, Michael Kors, Eli Tahari, Guess’in sahibi Paul Marciano, Amerikalı talk show sunucusu, yüzyılın en etkili kadınlarından sayılan Oprah Winfrey, Amerika’nın ilk kadın dışişleri bakanı Madeleine Albright, ABD eski genelkurmay başkanı ve eski dışişleri bakanı Colin Powell, yıllık 120 milyar dolarlık ciro yapan şirketlerin sahibi Amerikalı finansçı Leon Black’in aralarında bulunduğu 100’e yakın yabancı ünlü ve etkin isme İstanbul’u gezdirdim. Ortak özellikleri inanılmaz mütevazı olmaları. Robert Redford’la Kapalıçarşı’ya gittik, adamın koluna yapıştılar, fotoğraf çektirmeye çalışan, yanağını yanağına dayayan, dükkanına çekmek isteyen... Karısı bana, “Kocam işte bu yüzden klostrofobik.” dedi. Buna rağmen hiç sesini çıkarmadan herkesle fotoğraf çektirdi, ukalalık yapmadı.

Biri geldi; “Are you Robert Redford?” (Robert Redford musun?) diye sordu, adam, “Yes, I was.” (Evet, bir zamanlar oydum) dedi. Beynime kurşun gibi saplandı bu sözü. Film yıldızı Candice Bergen’ı gezdiriyordum, büyük ilgi vardı; “New York’ta nasıl dolaşıyorsun?” diye sordum, “Ben öyle meşhur biri değilim ki problem olmuyor.” dedi. Ünlü modacı Eli Tahari o kadar mütevazı, halkla ilişkiler müdürü o kadar havalıydı ki ben saatlerce havalı olana anlattım durdum, sonra tesadüfen gerçeği öğrenince ağzım açık kaldı. Madeleine Albright’a halka kapalı olduğu bir salı günü Topkapı Sarayı’nı gezdiriyordum. Birden karşımızda Kanuni kılığında, tahtın üstünde ama elinde Blackberry’siyle Halit Ergenç belirdi. “Muhteşem Yüzyıl” çekiliyormuş. Kadın dondu kaldı, çok komik bir kareydi.

Türkiye’yi de İstanbul’u da çok tanımıyorlar. Bu konuda en çarpıcı örneği şöyle anlatabilirim; çok ünlü bir modacıyı gezdiriyorum, Sarayburnu’ndayız. “Karşısı Çin mi?” demez mi! “Değil, Türkiye’nin büyük bölümü Asya’da bulunuyor.” dedim. “İstanbul’dan sonra mı Çin geliyor?” dedi bu kez. “Yok arada başka ülkeler var.” diye cevap verdim. Programa Arkeoloji Müzesi koymuşlar. “Ne göreceğiz?” dedi. “Muhteşem Yunan ve Roma eserleri var.” dedim. “Onları çaldınız mı?” diye sordu. “Niye çalalım?” dedim. “Yunan ve Roma demiyor musun, burası Türkiye değil mi?” diye ekledi. Sadece yabancılara değil, ülkemizin de ünlü ve zengin isimlerine İstanbul turları yapıyorum. Hep önünden geçtikleri ama hikayesini bilmedikleri yerlere gitmekten hoşlanıyorlar. Karaköy, Galata, Zeyrek, Fener, Balat, Edirnekapı, Samatya ve Cerrahpaşa gittiğimiz yerler arasında. Ayrıca Mardin, Safranbolu ve Kapadokya turları yapıyorum. Yanı sıra Rahmi Koç gibi Türkiye’nin önemli zenginlerine yurt dışında rehberlik yapıyorum.

Türkiye’nin tanıtılmasına da katkı sağlıyorsunuz aslında…

Bu tabloya bakınca şunu görüyorsunuz: O insanlara geçmişimiz ve bugünümüz hakkında ne anlatırsam akıllarındaki imaj da ona göre şekilleniyor. Yeteri kadar ön yargılı bakış var ülkemize karşı, bunları değiştirmeye uğraşmak kolay değil. Ama hem ülkemi hem de mesleğimi çok sevdiğim için bunu sorumluluğum olarak görüyorum. Bu insanlar ülkelerine döndüklerinde başka insanlara burada gördüklerini, hissettiklerini, öğrendiklerini aktarıyorlar. Öte yandan yazdığım kitaplar, yaptığım televizyon programları ve hatta sosyal medya içeriklerimin bir bölümü ülkemizin, İstanbul’un keşfedilmesi, değerlerimiz hakkında farkındalık yaratma amacına yönelik.

Dünyanın farklı birçok rotasını gezmiş biri olarak henüz görmediğiniz ve en yakın zamanda gitmeyi hayal ettiğiniz destinasyonlar var mı?

Şimdiye kadar yaklaşık 140 ülke gezdim. Kimileri iş kimileri de kişisel merak ve mesleki deneyim içindi. İlk fırsat bulduğumda gitmek istediğim yerler; Senegal, Zimbabve, Galapagos, Sibirya ve Paskalya Adası. Ne zaman giderim bilmiyorum ama listemde öncelik sırası bu rotaların.

Paylaş

“Dünyayı kendi şahsi bulmacam olarak görüyorum. Ne kadar çok parçayı bir araya getirirsen kendi dünyan o kadar tamamlanmış oluyor.”