‘Gezegendaş olmak, gezegendeki bütün eşitsizliklere karşı benim nasıl bir katkım olabilir, diye sorup aksiyon almak demek.’ Itır Erhart

Gönüllülüğün gücünü toplumsal faydaya dönüştüren bir vizyoner: Itır Erhart. Adım Adım ve Açık Açık platformlarının kurucu üyesi, akademisyen ve aktif bir ‘gezegendaş’ olarak tanıdığımız Erhart, bireyden başlayarak tüm dünyayı etkileyen bir değişim hikayesinin de başkahramanı. Ondan, gönüllülükle başlayıp yüz binlerce kişiyi harekete geçirerek kolektif bir bilinç yaratma çabasıyla şekillenen hikayesini dinliyoruz. Erhart’ın üstlendiği rolle herkes için hem düşündüren hem de motive eden bir yol haritası çizdiğine bir kez daha tanık oluyoruz.

Sizi en çok Adım Adım Derneği’nin faaliyetleri kapsamında yaptığınız sosyal sorumluluk projeleriyle tanıyoruz. Bu sivil toplum oluşumunun ilk kıvılcımlarını yakan ne oldu?

Bütün hikaye, “Sosyal girişimci olayım.” diye değil, gönüllülükle başladı. Çok erken yaşlarda, hocalarımın teşvikiyle İstanbul’daki dezavantajlı bölgelerde çocuklara hafta sonları İngilizce, matematik, drama yoluyla farkındalık gibi dersler vermekle gönüllülüğe başladım. Hayat beni çok farklı yerlere götürdü ama hayatımda hep bir gönüllülük faaliyeti oldu. 

Kırılma noktası, Amerika’da bulunduğum bir dönemde gerçekleşti. Bir çocuk hastanesinde gönüllüydüm ve sanat terapisi yaptırıyordum. Orada merdiven çıkarak bağış yapılabileceğini fark ettim. Bana çok çılgın bir fikir gibi geldi: 110 kat merdiven çıkıp bağış toplayacaktık; katıldım ve bağış topladım. Bunun harika bir şey olduğunu fark ettim. Sonra çok yakın zamanda maratonla tanıştım. Orada da şunu gördüm: On binlerce insan bir amaç için koşuyordu. Şikago Maratonu’nu koşup bağış topladım. Sonra Türkiye’ye gelip aynı şeyi burada nasıl yapabileceğimizin yollarını aramaya başladım. O dönemde, neredeyse 20 yıl önce, koşan pek yoktu, sivil alana güven de çok değildi. “Bu güveni nasıl yaratırız?” diye düşünürken önce Belgrad Ormanı’nda koşan bir grupla tanıştım ve onlara bağış fikrini anlatmaya başladım. Ardından sivil alandan Hülya Denizalp, İbrahim Betil, Erdal Yıldırım gibi öncü isimlerle buluştum; bana biraz yol göstermeye başladılar. Sonra biz beş arkadaş bunun üzerine düşünürken bir gazetede Renay Onur’un kendi kendine koşup bağış topladığını gördük. Onu da aradık, böylece altı kişi olduk ve başladık. 

Bunu bir şirket kurmak gibi düşünün. Çok ciddi bir saha araştırması yapıldı. Önümüzdeki en büyük zorluklardan biri sivil alana güven olmamasıydı. O zaman dedik ki biz çok şeffaf, bütün finansal süreçleri raporlayacak, topladığımız kaynağın nereye gittiğini kuruşu kuruşuna anlatabilecek sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmalıyız. Çok küçük başladık. İlk koşuda 40 kişiydik, Adım Adım altında koşarak bağış topladık. Sonra bunun Türkiye’de de yapılabileceği görülünce Adım Adım hem sivil alandan hem de özel sektörden çok ilgi görmeye başladı.

Türkiye’de bağışçı haklarını tanıyan, şeffaf ve hesap verebilir dernekler ya da vakıflar ile bağışçıları bir araya getirmeyi hedefleyen Açık Açık platformunun hikayesi de buraya mı bağlanıyor?

Adım Adım’daki volüm arttıkça ve dışarıdan başkalarıyla iş yapma gereği doğdukça ayrı bir platform kurmaya karar verdik. Şu anda Adım Adım ile koşmanın ön koşulu Açık Açık’a girmek.

Adım Adım’ın desteklediği sivil toplum kuruluşları için sloganınızda da söylediğiniz gibi “İyilik Peşinde Koş”mak isteyen gönüllüler nasıl bir yol izlemeliler?

ipk.adimadim.org adresli sayfamızda kendinize bir profil sayfası oluşturuyorsunuz. Sonra önünüze bir sürü yarış çıkıyor. Onlardan birine kaydoluyorsunuz ve yarışa 15-20 gün kala bir kampanya sayfası açıyorsunuz. Diyelim ki o anda yarışa dahil olacak 70 sivil toplum kuruluşu var; onlardan birini seçiyorsunuz. Kimlerin size bağış yaptığını, vakfın ya da derneğin bütün koşucularını ve bağışçılarını görebiliyorsunuz. Bu yıl İstanbul Maratonu’nda 100 milyonu göreceğiz, diye düşünüyorduk ama 98,2 milyonda kaldık. Bu noktaya ulaşmak çok büyük mutluluk tabii. Çünkü hep, “Bitecek, bir süre sonra kimse kalmayacak.” diyorlar. Ama gönüllülerimiz her sene artıyor ve bence daha da artacak. Çünkü hâlâ koşmayan çok insan var. 

Yola çıktığınızda, aklınızda bu meblağlara ulaşabilmek var mıydı? 

Başladığımızda kısa, orta, uzun vadeli hedefler üzerine bayağı çalıştık. Böyle üstel olarak artacağını düşünüyorduk, dünyada da bu iş 1980’ler, 1990’lar ve 2000’lerde çılgın bir rakama ulaşıyor. Stratejiyi o ülkenin ihtiyacını karşılayacak şekilde oturtursak çalışacağını biliyorduk. Arada öngöremediğimiz konular oldu tabii. Ama onlarda da sonunda hayatta kalınabildi. 

Aynı zamanda Bilgi Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi Dekanı’sınız. Üniversitedeki görevleriniz sivil toplumdaki vizyonunuzu nasıl etkiliyor? 

Benim eğitimim ağırlıklı olarak felsefe, daha çok insan hakları temelinde bir eğitimim var. Akademik çalışmalarım ve araştırmalarım ağırlıklı olarak toplumsal cinsiyet eşitliği, engelli hakları, göçmenler, spor alanında cinsiyet eşitliği gibi alanlarda oldu; derslerim de hep onlara paralel gitti. Sivil alanda da bunları sahada uygulayan dernek ve vakıflarla çalıştığım için bir yandan onların projeleriyle buradaki derslerim beslenirken diğer yandan teorik altyapım sivil alanı besliyor. Birbiriyle örtüşen, birbirini çok besleyen akademik ve sivil toplum hayatım var. Bilgi Üniversitesi’nin Sosyal ve Ekolojik Etkiden Sorumlu Rektör Danışmanı’yken üniversitenin yaptığı bütün sosyal ve ekolojik etki odaklı işler, projeler, dersler vs. için danışmanlık veriyordum. Şimdi İletişim Fakültesi Dekanı’yım; idari görevleriniz olduğunda yaptığınız bütün işler sosyal etki ve ekolojik fayda odaklı olamıyor. Mümkün olduğu kadar sivil alanla konuşan işler yapmaya devam ediyorum burada da. 

Sivil alanda faaliyet göstermek size nasıl bir motivasyon sağlıyor? 

Açıkçası hayat motivasyonumun ciddi bir kısmı oradan geliyor. Yaptığım çoğu işin anlamlı ve bir sonucu olduğunu görme şansım var. Mesela Adım Adım’ı düşünün. 3-5 kişiyken yüzbinlere çıktığını, herkesin bir meseleyi sahiplenip bağış topladığını, o bağışlarla sivil alanın nasıl dönüştüğünü görmek, deneyimlemek benim motivasyonumu çok yükseltiyor. Günlük yaşamda genelde olumsuz hikayelere maruz kalabiliyoruz ama benim hayatımda olumlu hikaye çok fazla. 

Sizce Türkiye’de gönüllülük bilinci giderek gelişiyor mu? Zaman geçtikçe artık insanlar gerçekten gönüllü faaliyetlere daha çok yöneliyor ve sivil alanla ilgili farkındalıkları artıyor mu? 

Bence artıyor. Türkiye çok yoğun gönüllülük yapılan bir yer değil, dünyada bayağı geri sıralardayız. Etrafınıza bakın, kaç kişi gönüllülük yapıyor? Mesela benim Şikago’da bulunduğum dönem tanıdığım neredeyse herkes haftada bir süreliğine bir yerde gönüllülük yapıyordu. Bizde çocukluktan gelen bir gönüllü olma kültürü çok az. Gönüllülüğün hem çalışanın iyi olma haline büyük katkı sağladığını hem de toplumsal etkisinin çok yüksek olduğunu gören özel sektör bu bilinci ve pratiği çok artırıyor. Bir de toplumsal ve ekolojik fayda yaratma, anlamlı bir şey yapma isteği gençlerde daha yaygın. 

Biraz da sizden duyduğumuz “aktif vatandaşlık” ve “aktif gezegendaşlık” kavramlarına dair konuşalım isteriz. Bu kavramlarla tam olarak neye dikkat çekmeyi hedefliyorsunuz? 

Gezegenin çok fazla sorunu var: ekolojik sorunlar, biyoçeşitlik, sokak hayvanları meselesi, iklim krizi, adaletsizlik, cinsiyet meselesi, engellilik alanı… Yani insanları geride bıraktığımız çok sayıda aks var. Bir yandan da doğanın haklarını ihlal ediyoruz. Aktif gezegendaşlık, bu sorunlardan birini sahiplenmek, aktif olmak demek aslında. Bu, her şey düzelsin diye beklememek ve “Üzerime neyi alabilirim?” diye sormak demek. İlk adım olarak, “Gezegenin kaynaklarını daha az tüketebilirim.” diye düşünmeye başlayabiliriz ya da, “Ben kendi işlerim de ayrımcılık yapmayabilirim.” diye adım atabiliriz. Bir sonraki aşamada başkalarının da bunu yapması için bir sivil toplum kuruluşu kurabilirim, kampanya yapabilirim, dönüştürücü bir role sahip olmak isteyebilirim. Vatandaşlığın çok ötesine geçmek gerektiğini düşündüğüm için daha çok “gezegendaş” tabirini kullanıyorum aslında. Çünkü bunlar global ölçekteki sorunlar. Gezegendaş olmak, gezegendeki bütün eşitsizliklere karşı benim nasıl bir katkım olabilir, diye sorup aksiyon almak demek.

Peki, bu noktada dünyanın sorunlarından yola çıkarak mı hareket etmeliyiz, yoksa önce yerele bakıp ondan sonra mı ölçeği büyütmeliyiz?

En iyi kendi bölgemizin dinamiklerine hakim olabiliriz. Global ölçekte bir sorunu çözmek, o dinamiğe çok hakim olmayı gerektirir. Yerel ölçekte sorunu çok daha kolay saptarsınız ve onun çözümü için oradaki sosyo-kültürel yapıyı da çok iyi anlamamız gerekiyor. Üstten bakan bir üslupla değil, katılımcı bir üslupla en iyi anladığımız yerden başlamak gerekir. Sonrasında ürettiğiniz çözüm, ölçeği genişletebilecek kadar iyi olabilir. 

Benim yolculuğum da çok küçükten başlayıp büyüdü. İstanbul’da bir okuldaki eğitimi iyileştirmekle başladım, sonra dünyanın farklı yerlerindeki uygulamaları gördüm ve buraya geri döndüm. Adım Adım ve Açık Açık sayesinde yüzlerce sivil toplum kuruluşuyla çalıştım, onların bir kısmının yurt dışındaki operasyonlarına katıldım, başka dinamikler sonucu Dünya Adil Ticaret Organizasyonu’yla tanışıp oranın Afrika ve Orta Doğu Bölgesi Yönetim Kurulu’na girdim. O zaman Afrika hakkında ne yapabilirim, diye sormaya başladım. Bu nedenle bana kalırsa küçük ölçekli ve en iyi bildiğin yerden hatta deneyimlediğin bir sorundan başlamak gerekiyor.


 

 

Paylaş

‘Gezegendaş olmak, gezegendeki bütün eşitsizliklere karşı benim nasıl bir katkım olabilir, diye sorup aksiyon almak demek.’ Itır Erhart