Rıdvan Akar: ‘Bu Kitabın Adını Ben Koymadım…’

‘Sadece Dürüst Desinler, Yeter’ adlı kitabın yazarı ve ‘Çınar Gibi’ belgeselinin yapımcısı, usta gazeteci ve yazar Rıdvan Akar, süreç boyunca edindiği izlenim ve deneyimlerini paylaşıyor.

Öncelikle bu projeye nasıl dahil olduğunuzu ve sizi bu çalışmaya yönlendiren en önemli etkenin ne olduğunu konuşalım…

Açık söylemek gerekirse kitap yapma ve tanışma davetini aldığımda beyin tümörü ameliyatımın üzerinden henüz 10 gün geçmişti. Yüzümün yarısı sargı bezleriyle kaplıydı ve dikişlerim henüz alınmamıştı. Gerek Yıldızlar Yatırım Holding Yönetim Kurulu Üyesi Hakkı Yıldız gerek Kurumsal İletişim ekibi bana çok zarif davranmışlardı. Ben ise ameliyatın artçı sarsıntılarının ağır geçtiği, “Acaba yeniden hayata dönebilecek miyim?” diye düşündüğüm biraz karamsar bir dönemdeydim. Kendimi var edebilmek açısından o çalışma benim için önemli bir hedefe dönüşmüştü.

İzmit’e uyuyarak gidip uyuyarak döndüğüm o gün, henüz yataktan ilk kalkışımdı. Orada çok büyük bir misafirperverlik ve içtenlikle karşılandım. İlginç olan noktalardan biri, kitabın miladının baba ile oğul arasındaki bir sohbetle başlamasıydı. Fehmi Bey bir anısını anlatırken Hakkı Bey ve torunlar dinliyorlarmış. Hakkı Bey hafif bir sitemle, “Biz senin hayatını hep böyle mi dinleyeceğiz, seni böyle mi anlayacağız?” diye sormuş. Bir aile tarihine sahip olma iştiyakıyla bir sürü serzenişte bulunmuş. Fehmi Bey bu durumdan vazife çıkararak, “Ben niye bununla ilgili hiçbir şey yapmamışım?” diye düşünmüş olsa gerek ki İzmit’e gittiğimde bana 30 sayfalık bir çalışma verdi. Çok şaşırdım çünkü genellikle biyografisi yazılan kişi bunu size delege eder; siz sorarsınız, o yanıtlar. Oysa o, özellikle çocukluğuyla ilgili detaylara çok hakimdi. Bu başlangıç beni de motive etti çünkü beyin ameliyatından sonra hafıza ve algı yavaşlıyor. Hâlâ isim hafızam zayıftır ama o süreçte bu hedef bana çok iyi geldi.

Biyografi yazarken karşınızdaki kişinin mahremiyetine ve anlatılanların doğruluğuna gösterdiğiniz özen süreci nasıl şekillendiriyor?

Biyografi yazarken karşınızdaki kişiye karşı belli sorumluluklarınız oluyor. Bu sorumluluklar üç ana eksende oluşuyor: aile mahremiyeti, iş mahremiyeti ve kişisel mahremiyet. Aile içinde yaşanmış bir olayı kitaba yansıtma iradesi size ait ama ben bunu kullanmıyorum. Kurumsal mahremiyette çizgiyi geçtiğimde ise kitap aileye gidiyor, onlar gerekli revizyonları yapıyorlar.

Karşınıza bir perspektif veriliyor; kitabın kahramanıyla derinlikli söyleşi yapıyorsunuz ve bu en uzun söyleşi oluyor. Ortalama 15-18, bazen 24 saate kadar sürebiliyor. Muhatap size kendisini, ailesini ve işini anlatıyor. Biyografilerde gözlemlediğim şu: Özellikle belli bir yaş grubundaki insanlar kendi kişisel tarihlerini zamanla resmi bir tarih gibi algılıyor ve hep aynı olaylara yoğunlaşıyorlar. Bu olaylar onları etkilediği için hafızada kalıcı oluyor: üzüntüler, sevinçler, büyük hedefler, heyecanlar. Oysa biyografide bunlar kilometre taşıdır, kitabın özü değil.

Araştırmacının işi burada başlıyor: Anlatılan tarih kurgusunu veri kabul etmeyip araştırmak, ek bilgiler üretmek gerekiyor. Örneğin Fehmi Bey’e, “Ailenizin kökleri nereden geliyor?” diye sorduğumda “Konya, Karaman kökenliyiz.” dedi. Osmanlı döneminde bu çevre, insan deposu olarak kullanılmış, kendi içerisinde mantıklı bir bilgi. Ailenin nasıl çağrıldığının izini sürmeye başladığımda ilginç bilgiler öğrendim: Aynı boyun insanları Of ve Bafra’da aynı mahallelerde beraberler, farklı ama kardeş boylar Kara Hasanlar ve Koca Kara Mustafalar; birbirlerine kız alıp veriyor. 400 yıldan fazla olagelen bu tarihte aslında Kara Mustafaların Maraş kökenli bir Türkmen aşireti olduğunu öğrendim; kitapta bunu kullandım ve aile de bu tarihi veri kabul etti.

İyi araştırma, söyleneni sorgulamayı ve yeni bilgiler üretmeyi, kitap basıldığında muhatabın üzülmemesini sağlamayı gerektiriyor. Bu önem taşıyor çünkü biyografilerin kahramanları genellikle 80 yaş üstü insanlar; hayatta sadece yaptıklarıyla değil, kitaplarıyla da bir iz bırakmak istiyorlar. Bu kitabın adını da ben koymadım. Sadece, “Nasıl anılmak istersiniz?” diye son bir soru sordum. Fehmi Bey de, “Sadece dürüst desinler, yeter.” dedi. Düşünebiliyor musunuz; toplam ciro, çalışan, yaratılan katma değer, varlık gibi iktisadi birtakım verilerin ışığında başka bir şey söylemek mümkünken bu kuşağın yarattığı değerler için bu yeterli bulunuyor.

Ben yazar olarak değişiklik ve düzeltmeler yapabiliyorum; maddi hatalar her zaman olabiliyor. Tarihleri, isimleri yanlış alabiliyor veya uzun uzun bahsettiğiniz bir kişi artık aile için çok mühim olmayabiliyor. Bu sorunlar, metodoloji ve özenle aşılabiliyor. Ben biyografi alanındaki ilk çalışmamı 1994’te yaptım. Belli bir metodoloji oluşturdum, yaptığım işe gösterdiğim özen ve saygı farklılaştı. Sorumluluk olmazsa çalakalem bir biyografi yazarlığı vahim sonuçlar doğurabilir. Muhatabınız kitaba güvenmeyince duyarlılıkla okumayabilir. Yazdığınız şey karşınızdakini üzebilir. Ben mümkün mertebe buna sahibim ve sahip olmaya çalışıyorum.

Bir metodoloji çerçevesinde ilerlediğinizden bahsettiniz. Biyografi çalışmaları için oluşturduğunuz bu yöntemde sizin için en önemli adım nedir? Proje başlamadan önce yaptığınız araştırma mı, yaptığınız derinlikli söyleşi mi yoksa araştırmalarınız mı? Ya da hepsini bir bütün olarak mı değerlendirmeliyiz? 

Bütün biyografi çalışmalarında en önemli kaynak yapılan söyleşidir. Çünkü söyleşi size bir aks oluşturur. “Sen kimlerdensin?” sorusuyla başlar, “Deden kimdi, babaannen kimdi?” diye devam eder. Anne ile babanın evliliği, doğum, askerlik, okul, eğitim ve iş hayatı gibi konularla bir aks oluşturulur. Ben Türkiye’de biyografi yazımının kolay okunur ve anlaşılır olması gerektiğine inananlardanım. Kronolojiyi önemserim, bunu sağlayacak kişi de derinlikli söyleşideki kahramandır. Kahraman bilgiyi verdiğinde, birinci dereceden, ikinci dereceden yakınları, çocukluk, okul, mahalle, askerlik arkadaşlarıyla söyleşiler yaparak kahramanın unuttuğu, atladığı veya önemsemediği anekdotları da kitaba yerleştirirsiniz. Fehmi Yıldız’ın kitabı için yaklaşık 50 söyleşi gerçekleştirdik. Bazı kitaplarda bu sayı 120’ye kadar çıkabiliyor; örneğin Süleyman Seba kitabımda 125 kişiyle söyleşi yaptım. Kitabı akıcı ve okunur kılan anekdotlardır; veriler ve rakamlara boğulmuş biyografiler ise sıkıcı olur. Yapılan söyleşiler, bu fırsatı sağlıyor.

Fehmi Bey’le derinlikli söyleşi gerçekleştirdiğiniz sürece geri dönersek… O anlarda neler deneyimlediniz?

O dönemde uzun süre kişi karşısında kalamıyordum çünkü konsantrasyon problemim vardı. Ancak en azından o itici görünümüm kalmamıştı. Fehmi Bey’in karşısına çıktım; İzmit’e gidip gelerek söyleşiyi gerçekleştirdim. Muhatabınıza hep belgeselci ve televizyoncu gözüyle bakıyorsunuz. Gömleği kırışık mı, ceketi pot yapmış mı, gözlüğü parlıyor mu, alnında ter var mı, saçındaki tel durumu gibi detaylara takılıyorsunuz. Fehmi Bey, birileri tarafından yönlendirilmeye alışık değil; “Sırtınızı iyi yaslayın, kravatınız kaydı.” gibi müdahalelerden biraz sıkıldı. 

Yıldız ailesi kamuoyunun önüne fazla çıkmamayı tercih etmiş. “Yaptığımız işle var olalım, kendimizi anlatmaya gerek yok; ürettiklerimiz bizi anlatıyor.” düşüncesine sahipler. Siz dışarıdan biri olarak geliyorsunuz ve büyüklerini nasıl davranması, konuşması, giyinmesi gerektiği konusunda yönlendirmeye çalışıyorsunuz. Bu aslında filmin kendisi için iyi bir şey oldu. Belgeseli izlediklerinde aile büyük mutluluk duydu.

Ayrıca yapılan söyleşiler, aile arşivi niteliğinde; 20-30 yıl sonra dönüp baktıklarında, “Ah ne kadar gençmişim, büyüğümüz ne güzel konuşmuş…” diyecekler. Süreçte Fehmi Bey’i biraz yorduğumuzu fark ettik ama bize karşı her zaman çok zarifti. İşin belli bir doygunluğa geldiğini hissettikten sonra, “Siz bundan sonra kendi ayaklarınızla yürüyün.” dedi. Ailenin ikinci kuşağı da, özellikle Burcu Hanım ve Hakkı Bey, sürece büyük ölçüde katkı sağladı ve işin tamamlanmasını mümkün kıldı.

Süreç boyunca ailenin üç nesliyle görüşme fırsatı buldunuz; nesiller arası farklılıklar ve benzerlikler konusundaki gözlemlerinizi de paylaşabilir misiniz?

Yıldız ailesi 17 kişiden oluşuyor ve 17’siyle de söyleşi yaptım. Melike Hanım’la yaptığım söyleşi özellikle ufuk açıcıydı; analitik bir iş insanı olarak belli olayları anlamamı ve algılamamı sağladı. Gençlerle yaptığım görüşmeler ise keyifli söyleşilerdi; onlar açısından da öyle olduğunu tahmin ediyorum.

Bu aileye ilişkin en çok şaşırdığım konulardan biri, bayramda, seyranda veya özel günlerde aile fertlerinin bir araya gelme alışkanlığı. Yıldız ailesi bunu içselleştirmiş. Her bayram mutlaka dedenin evinde buluşuyorlar ve bunu özlemle bekliyorlar. Çünkü diğer kuzenlerle de bir araya gelecekler, dede torunlarla oyunlar oynayacak, aile sevinç içerisinde ortak yemekler yiyecek, ortak eğlenceler düzenlenecek.

Tabii bu geleneği başlatan aslında Fehmi Bey’in annesi; evi açıkken her bayramda çocuklarını topluyor. Türkiye’nin farklı yerlerinden aile fertleri tatil köylerine, yurt dışı gezilerine değil, büyük bir sevinçle annelerinin yanına geliyorlar. Anne vefat ettikten sonra da bu misyonu Fehmi Bey üstleniyor ve aile artık onun evinde toplanıyor. Bu bir arada olma isteği beni çok etkiler.

41 yıllık meslek hayatım var. Birinin gözüne baktığımda onun bana neyi, ne kadar söylediğini anlarım. Yıldız ailesinin tüm üyelerinde aynı sevinç ve coşku vardı. Onların bir arada olma isteği ve iradesi sadece Yıldız ailesinin değil, Yıldızlar Yatırım Holding’in gelecekteki gelişimi ve vizyonu açısından da çok değerli bir kazanç.

Fehmi Yıldız’ın hikayesinde sanayici kimliği ve iş yapma kültürüyle ilham verici olan taraflar sizce nelerdi? 

Kurucu hikayelerinin, Türkiye’de iş dünyası açısından son derece ufuk açıcı dersler çıkarılabilecek ama daha da önemlisi onlar tarafından yaşatılan belli değerlerin yeniden içselleştirilmesi gerektiğini düşündüğüm bir kuşağı anlattığını düşünüyorum. Fehmi Bey de bu kuşağın pırıltılı temsilcilerinden biri; üstelik farklı bir sektörün temsilcisi. Sanayi denince akla genellikle demir-çelik ya da perakende işleri gelir. Belki Yıldız ailesinin objektiflerin dışında kalmasının nedeni parke gibi bir ara malı üretmiş olmalarıydı. Onlar bunu büyük bir tevekkülle bir aile kültürüne dönüştürmüşler. Bugün orman ürünleri sanayisini araştıracak olursanız artık “Sadece ‘Dürüst’ Desinler, Yeter”i ıskalayamazsınız. Fehmi Yıldız’ın yaşam öyküsü, Türkiye’de bu sektörde çalışacak araştırmacılar, akademisyenler ve öğrenciler için ufuk açıcı bir tecrübe sunuyor.

Rıdvan Akar hakkında 

Araştırmacı, gazeteci, belgesel yapımcısı ve yazar Rıdvan Akar, 1961 yılında Sivas’ta doğdu. Kabataş Lisesi’nden mezun olduktan sonra Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü’nde lisans, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Anabilim Dalı’nda ise yüksek lisans ve doktora öğrenimini tamamladı.

Türk Haberler Ajansı, Söz, Ekonomik Panorama, Tempo, Milliyet, ATV, Kanal D ve CNN Türk’te görev yaptı; 32. Gün haber programında yayın yönetmenliği üstlendi. Sunucu, program yapımcısı, basın danışmanı ve iletişim direktörü gibi görevlerde bulundu. Gerçek Gündem Yeni Haber sitesinin Kurucu Genel Yayın Danışmanlığını yaptı. 2002-2013 yılları arasında Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde, 2014-2022 arasında ise Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. İdealist Yapım’ın kurucusudur.

2012-2014 yılları arasında CNN Türk’te yayınlanan Hayatın Tanığı belgesel dizisi kapsamında, siyasal ve toplumsal tarihi anlatan 80’den fazla programa imza attı. 12 Eylül (Mehmet Ali Birand ve Hikmet Bila ile), Madalyon: Cumhuriyet’in 75. Yılında Cumhuriyet’in Yabancı Tanıkları Konuşuyor, Türkiye’nin Ekonomik Krizler Tarihi, Karaoğlan (Can Dündar ile), Latife Hanım, Suna’nın Gözleri, Unutulmaz İki Gün: 6-7 Eylül, Kabataş Erkek Lisesi’nin 100. Yılı, Yarım Kalan, İşgal Altındaki İzmir’in Kurtuluşu, Beşiktaş’ın Dervişi Süleyman Seba gibi belgesellerin yanı sıra; kurumsal ve kişisel tarihler üzerine çok sayıda belgesel hazırladı.

Erol Özlevi’nin yönettiği, Türker İnanoğlu’nun yapımcılığını üstlendiği Sürgün (2013) adlı filmin ve Beşiktaş’ın “Bırakmam Seni” bağış kampanyası açılış filminin senaryosunu yazdı. İş Bankası’nın Atatürk reklam filmi için Atatürk’ün günlük yaşamı, giysileri, entelektüel dünyası ve konuşma tarzına dair kapsamlı danışmanlık sağladı. Ayrıca Kanal D’de yayınlanan Şeref Meselesi dizisine danışmanlık yaptı.

Yayınlanmış kitapları arasında şunlar yer almaktadır: Varlık Vergisi, İstanbul’un Son Sürgünleri (Hülya Demir ile), İşini Bilen Bir Memur: Engin Civan (Jale Özgentürk ile), 12 Eylül: Türkiye’nin Miladı (Mehmet Ali Birand ve Hikmet Bila ile), Aşkale Yolcuları: Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Lider Portrelerinde Türkiye (Turgut Özal Bölümü), Bir Irkçının İhaneti, İ Poli ton Poleon (İstanbul Kentler Kenti), Suna Kıraç: Ömrümden Uzun İdeallerim Var, Karaoğlan (Can Dündar ile), Ecevit ve Gizli Arşivi (Can Dündar ile), Rıza Güral’ın Tornası, Benim Kale’m, Beşiktaş’ın Dervişi, İdealler Gerçekleşirken, Bir Dünya Kurmak, Koç’ta Üç Nesil, Baba Hakkı, Hayat Problem Çözmekmiş (Hilmi Hacaloğlu ile), Önce Kalpleri Kazanacaksın, Sadece “Dürüst” Desinler, Yeter, Bize de ‘Aferin’ Düştü, İnsan Kazanmak.

Paylaş

Rıdvan Akar: ‘Bu Kitabın Adını Ben Koymadım…’