“Büyümek her zaman daha büyük olmak anlamına gelmiyor; bazen neye odaklanacağını ve nasıl çalışmak istediğini seçebilmekle başlıyor.”
“Büyümek her zaman daha büyük olmak anlamına gelmiyor; bazen neye odaklanacağını ve nasıl çalışmak istediğini seçebilmekle başlıyor.”
MURAT TABANLIOĞLU
Bir şehri yalnızca sokakları ve meydanları değil, yapıları da anlatır. Türkiye'den dünyanın farklı coğrafyalarına uzanan pek çok yapıda onun imzasını görmek mümkün. Onun hikayesi, çocukluğunda şantiyelerde dolaşarak ve dünyanın farklı yerlerinden gelen mimarların evinde dinleyerek başladı. Mimar Murat Tabanlıoğlu ile o ilk merakla şekillenen yolculuğunu konuştuk.
Mimarlıkla ilişkinizin temelleri henüz çocukluk yıllarınızda atılmış. Babanız Hayati Tabanlıoğlu’nun mesleki çevresi, şantiyeler, farklı ülkeler ve kültürlerle erken yaşta kurduğunuz temas mimarlığa bakışınızı nasıl şekillendirdi?
İstanbul Gümüşsuyu'ndaki Deniz Apartmanı, babamın o yıllarda Atatürk Kültür Merkezi (AKM) üzerinde çalışması nedeniyle seçtiği evimizdi. Onunla yaptığım şantiye gezileri ve yurt dışından evimize gelen mimarlar, mühendisler, sahne uzmanları ile mimari aydınlatma tasarımcıları, mimarlıkla ilk karşılaşmalarımı oluşturdu. İlk yurt dışı seyahatlerimi de onların yaşadığı şehirlere, evlerine ve ailelerine yaptım. Aydınlatma uzmanı Dinnebier'in Solingen’de eski bir su değirmeninden dönüştürdüğü evi, Wuppertal'de büro ve atölyelerinin bulunduğu su şatosu, gün ışığı analizleri üzerine araştırmalar yapmak amacıyla satın aldığı su kulesi beni çok etkilemişti. Düsseldorf'ta Prof. Willi Ehle ile organik yapısıyla dikkat çeken Düsseldorf Schauspielhaus'ta Wagner'in bir operasını izledim; bu hayatımda izlediğim ilk operaydı.
Viyana Teknik Üniversitesi’ndeki eğitiminiz ve Viyana’da geçirdiğiniz yıllar mimarlık anlayışınızı nasıl etkiledi?
Liseyi İstanbul Erkek Lisesi'nde okudum. Almanca bilmem, üniversite eğitimi için Berlin, Zürih ve Viyana arasında düşünmeme imkan verdi. Sonunda Viyana Teknik Üniversitesi'ni seçtim. Yaklaşık on yıl boyunca Viyana'yı ve çevresini tanıdım, gezdim, okudum, gözlemledim. Orada yalnızca mimarlarla değil; sanatçılarla, bankacılarla, tarihçilerle ve kentin köklü aileleriyle de tanıştım, bazılarıyla aynı evi paylaştım. Onlarla birlikte neredeyse bütün Avrupa'yı dolaştım. Bu dönem, mimarlığın yalnızca bina yapmakla değil, farklı hayatları, kültürleri ve düşünme biçimlerini anlamakla ilgili olduğunu bana çok erken yaşta gösterdi.
Viyana’da edindiğiniz bu farklı bakış açılarını meslek pratiğinize nasıl taşıdınız?
Babam 1990'lı yılların başında, devam eden işler nedeniyle beni İstanbul'a çağırdı. Birlikte gerçekleştirdiğimiz ilk proje "Milliyet" gazetesinin binasıydı. Aydın Doğan, o yıllarda Mehmet Kuralp'in "Sabah" gazetesi için tasarladığı binasına rakip olacak, dönemin kent merkezinin dışında yeni bir gazete ve matbaa yapısı tasarlamamızı istemişti. Cağaloğlu'ndaki geleneksel gazete binalarından farklı olarak yaklaşık bin kişinin birlikte çalışacağı, Türkiye'deki ilk açık ofis düzenlerinden birini barındıran bir yapı düşünüyorduk. Binanın cephesi için, o tarihe kadar Türkiye'de benzeri uygulanmamış, bütünüyle camdan oluşan ve sivri uçlarla sonlanan iddialı bir sistem önermiştik. Cephe yüklenicisini seçeceğimiz toplantıdan önce, şantiyeye giderken babamla bir tartışma yaşadık. Toplantı başladığında ise bir anda bütün süreci bana bıraktı.
Bu sizin için bir kırılma noktası mı oldu?
Babam o günden sonra, vefatına kadar benim danışmanım oldu. Bu, meslek hayatımda sorumluluğu bütünüyle üstlendiğim ilk gerçek projeydi. Milliyet ile başlayan basın yapıları, Doğan Grubu'nun zamanla gazeteciliğin ötesine geçerek dergi, radyo ve televizyonu da kapsayan bir medya grubuna dönüşmesiyle büyüdü. CNN Türk, Kanal D, Burda ve Rizzoli gibi markaların ofislerini, matbaalarını ve televizyon stüdyolarını barındıran yapılar tasarladım. Böylece tek bir bina tipinden üretimin, yayının ve iletişimin farklı katmanlarını bir araya getiren daha karmaşık bir medya kampüsüne doğru ilerledik.