‘Benim için AKM yalnızca bir kültür yapısı değil, babam Hayati Tabanlıoğlu’yla başlayan bir fikrin, kentin hafızasını koruyarak başka bir çağda yeniden kurulması anlamına geliyor.’

‘Benim için AKM yalnızca bir kültür yapısı değil, babam Hayati Tabanlıoğlu’yla başlayan bir fikrin, kentin hafızasını koruyarak başka bir çağda yeniden kurulması anlamına geliyor.’

AKM, çocukluğunuzdan bugüne uzanan kişisel bir hikayenin de parçası. Bu bağ, yapıyı yeniden tasarlarken kararlarınıza nasıl yansıdı?

AKM'nin hayatımdaki yeri her zaman çok kişisel oldu. Yapının inşa edildiği yılları, ardından yaşanan yangın ve yeniden yapım sürecini hatırlıyorum. Pazar günleri annemle saat 11.00 konserlerine ve sanat galerisindeki sergilere giderdik. Babam vefat ettikten sonra AKM’de düzenlenen törende bu yapıyı bir gün yeniden ele alacağıma söz verdim. Yıllar içinde ciddi biçimde yıpranan bina, 1999 depremi, izolasyon sorunları, değişen yangın yönetmelikleri ve yapının gerektiği gibi işletilememesi nedeniyle sonunda kapatıldı. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti hazırlıkları kapsamında bizden binanın yenileme projelerinin hazırlanması istendi. 1960’lı yıllarda tasarlanmış böyle karmaşık bir yapının yenilenmesinin, mühendislik açısından radikal ve kapsamlı olması gerektiğini düşünüyordum. Aynı zamanda yapıya 21. yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verecek sosyal ve ticari alanlar eklenmeli, dünyadaki yeni kültür merkezleri gibi yılın 365 günü yaşatılmalıydı.

AKM için kurguladığınız bu yeni yaşam fikrini hayata geçirirken süreci yeniden düşünmenizi gerektiren konular oldu mu?

Binanın birinci derece kültür varlığı olarak tescilli olması nedeniyle -ki bunun mimari açıdan ayrıca tartışılması gerektiğini düşünüyorum- Mimarlar Odası ve yapıda çalışan sanatçıların bir bölümünü temsil eden sendika projeye karşı dava açtı. Binanın yeniden hayata dönmesi benim için her şeyden önemliydi. Bu nedenle istemeyerek de olsa, davaya konu olan radikal müdahaleleri geri çeken daha sınırlı bir yenileme projesi hazırladım. İhale yapılıp bina soyulmaya başladığında, özellikle taşıyıcı sistemde ve diğer teknik alanlarda öngörülenden çok daha büyük problemler ortaya çıktı. İhale durduruldu ve yapı uzun süre atıl kaldı. Yıllar sonra yeniden davet edildiğimde tasarım açısından çok daha özgür bir çerçeve vardı. Binanın yanında uzun yıllar otopark ve depo olarak kullanılan alanlar da projenin parçası olabiliyordu. Böylece yapı hem metrekare hem de program bakımından büyüdü. Ana binayı, koruma ilkeleri doğrultusunda kütlesine ve cephe karakterine sadık kalarak ancak bütünüyle yeni ve çağdaş teknik donanıma sahip bir opera salonuyla yeniden tasarladım. Yeni eklenen bölümü ise farklı konser ve performans mekanlarını, sergi alanlarını, kütüphaneyi, sinemayı, restoranları ve kafeleri bir araya getiren bir kültür sokağına dönüştürdüm. Artık binanın biri Taksim Meydanı’ndan, diğeri Maçka Parkı, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Atatürk Kitaplığı yönünden gelen iki yönlü bir kent bağlantısı var. COVID-19 döneminde inşa edilen yapı, açılışından kısa süre sonra İstanbul’un en önemli buluşma noktalarından biri haline geldi. Benim için AKM yalnızca bir kültür yapısı değil, babamla başlayan bir fikrin, kentin hafızasını koruyarak başka bir çağda yeniden kurulması anlamına geliyor.

Tarihi yapıların yeni işlevlerle yaşatılması son yıllardaki çalışmalarınızda önemli bir başlık olarak göze çarpıyor?

İstanbul’da İstinye Park, Kanyon, İstanbul Sapphire, Zorlu Levent 199 ve Zorlu Center gibi konut ve AVM projelerinin dışında çok farklı ölçeklerde dönüşüm ve restorasyon projeleri yaptım. Bugün Galataport’un bulunduğu bölgede, Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı antrepo yapısı, Türkiye’nin ilk modern sanat müzesi olan İstanbul Modern’e uzun yıllar ev sahipliği yaptı. Endüstriyel bir yapının kültür kurumuna dönüşmesi, daha sonra farklı projelerde de üzerinde durduğum yeniden kullanım fikrinin önemli örneklerinden biriydi.

İstanbul Üniversitesi’nin hemen yanında yer alan Beyazıt Devlet Kütüphanesi ise Osmanlı döneminde imaret olarak kullanılan, daha sonra kütüphaneye dönüştürülen tarihî bir yapıydı. Geçirdiği müdahaleler sonucunda özgün kimliğinden uzaklaşmıştı. Uzun süren çalışmalarla yapıyı, kitapların yalnızca depolandığı değil, sergilendiği ve araştırıldığı bir kitap müzesi ile çağdaş bir okuma ortamına dönüştürdük. Tarihî yapıya yeni bir şey eklemekten çok, onun zaten sahip olduğu katmanları yeniden görünür kılmaya çalıştık. Yıllar önce Karaköy’de bir kültür merkezine dönüştürdüğüm ve İstanbul Bienali’ne de ev sahipliği yapan Galata Rum Okulu’nun ardından, Rum Patriği Bartholomeos ve sponsor Martinos ailesi beni Heybeliada Ruhban Okulu’nun yenilenmesi için davet etti. İnşaatı tamamlanmak üzere olan bu yapının da yeni yılda yeniden hizmete açılması planlanıyor.

Son yıllarda en uzun soluklu çalışmalarınızdan biri olan ve bugün önemli bir bölümü açılan Tersane İstanbul projesini konuşalım bir de...

Yap-işlet-devret modeliyle Haliç Altın Boynuz Grubu’na verilen bu alan için, Fettah Tamince dünyanın farklı yerlerinden önemli mimarlarla görüştükten sonra masterplanı benimle geliştirmeye karar verdi. Projedeki ilk ve en önemli konu, Bizans’tan Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet dönemine kadar farklı yapı ve üretim katmanlarıyla oluşan tersane dokusunu anlamaktı. Osmanlı döneminde burada inşa edilen ahşap gemiler, Venedik Arsenal’inde yapılan gemilerle Akdeniz’de karşı karşıya geliyordu; bazıları geri dönüyor, bazıları yeniden yapılıyordu. İki tersane arasındaki temel fark, Haliç’teki üretimin Osmanlı’dan sonra da Cumhuriyet döneminde farklılaşarak devam etmesiydi. Cumhuriyet’le birlikte ahşap teknelerin yerini çelik tekneler aldı; gemilerin ölçeği büyüdü, üretim teknikleri değişti. Bu yeni ölçek, eski yapıların bir bölümünün yıkılmasına ve farklı malzemelerle yeni üretim yapılarının eklenmesine yol açtı. Dolayısıyla karşımızda tek bir döneme ait homojen bir mimari değil, farklı ölçekte strüktürlerin ve yapıların oluşturduğu canlı bir endüstri hafızası vardı. Mimari yaklaşımım, devletin ihale sürecinde belirlediği programla ve yeni işlevlerle bütünleşmesi gerekiyordu. Dünyada benzer dönüşüm örnekleri bulunsa da bu, Türkiye için oldukça yeni bir projeydi. İstanbul’da deniz ulaşımının Avrupa’nın nehir kentlerindeki kadar gündelik yaşama yerleşmemiş olması, bölgeye yaya, otomobil ve deniz yoluyla erişimi birlikte yeniden düşünmemizi gerektirdi. Amacımız yalnızca tarihî binaları korumak değil, Haliç kıyısını yeniden İstanbul’un günlük hayatına katmaktı. Projelendirme sürecinde hem alanı tanıtmak hem de İstanbulluların burayla ilişki kurmasını sağlamak amacıyla geçici bir fuar yapısı tasarlandı. Contemporary Istanbul uzun süre burada düzenlendi ve zamanla alanın kültürel kimliğinin bir parçası haline geldi. Masterplan içinde mevcut taş yapılar restore edildi, iç mekanların bir bölümü ise kullanıcı markalar tarafından OMA gibi dünyanın önde gelen mimarlık ofislerine verildi. Tersane İstanbul, farklı ölçeklerde konutların da yer aldığı, Haliç kıyısında yeni bir mahalle olarak gelişiyor.

Mimarlık pratiğinizin yanı sıra; sergiler, küratöryel çalışmalar ve bienal deneyimi de kariyerinizde önemli bir yer tutuyor...

2014’te Türkiye’nin, Venedik Mimarlık Bienali’ndeki ilk ulusal pavyonunun küratörü seçildim. “Places of Memory” başlıklı sergiyi beş sanatçıyla birlikte hazırladım. Ardından Anvers, Londra, Münih ve Berlin’de bu düşünce hattını farklı biçimlerde sürdüren sergiler yaptım. Mimarlık pratiğinin sanat, hafıza ve kent üzerine yürütülen daha geniş bir araştırmayla beslenmesi gerektiğine her zaman inananlardanım.

2025 yılında +MURAT TABANLIOĞLU Studio’yu kurarak yeni bir döneme adım attınız. Bu kararın arkasında nasıl bir motivasyon vardı?

Zaman içinde ekip büyüdü; projeler, ortaklıklar ve karar mekanizmaları da ölçek değiştirdi. Meslek hayatımın başında babamla kurduğum çalışma yapısına yıllar içinde farklı ortaklar katılmıştı. Bu süreç bana büyük bir deneyim kazandırdı ancak bir noktada üretme biçimimle karar alma biçimimin yeniden aynı çizgide buluşması gerektiğini hissettim. Büyümek her zaman daha büyük olmak anlamına gelmiyor; bazen neye odaklanacağını ve nasıl çalışmak istediğini açıkça seçebilmekle başlıyor. Bu düşünceyle +MURAT TABANLIOĞLU Studio'yu kurdum. Yeni stüdyoyu daha kompakt, daha odaklı ve bir atölye kültürü etrafında kurguladım. Bugün yaklaşık 20 kişilik bir ekiple yürüttüğümüz; güvene, doğrudan iletişime ve ortak meraka dayalı bir çalışma ortamımız var. Birlikte çalıştığım insanları, üstlendiğimiz projeleri ve kurduğumuz iş birliklerini çok daha seçici biçimde belirleyebiliyorum. +MURAT TABANLIOĞLU Studio bana yeniden merak etme ve üretme özgürlüğü verdi.

Son olarak yapay zeka gelişmelerini konuşalım... Teknoloji mimarlığı nereye taşıyacak sizce?

Üniversitede okuduğum yıllarda mimari projeler elle çiziliyordu. Babamla ilk büroyu kurduğumuz dönemde bilgisayar programları gündeme gelmeye başladı ve Türkiye’de CAD sistemlerini kullanan ilk mimarlık ofislerinden biri olduk. Bugün ise yapay zeka, hayatın her alanında olduğu gibi mimarlığın da gündeminde. Henüz başlangıç dönemini yaşıyoruz ancak ileride mesleki hayatımızın en önemli araçlarından biri olacağına inanıyorum. Elbette asıl mesele, onu ne kadar iyi bir şekilde ve hangi soruları sormak için kullandığımız. Teknoloji, mimarın yerini almayacak fakat mimarın düşünme, araştırma ve üretme biçimini kökten değiştirecek.

Paylaş

‘Benim için AKM yalnızca bir kültür yapısı değil, babam Hayati Tabanlıoğlu’yla başlayan bir fikrin, kentin hafızasını koruyarak başka bir çağda yeniden kurulması anlamına geliyor.’