‘Son nefesime kadar atölyede vakit geçirmek istiyorum’
Heykel sanatı onun için bir tutku, sanat pratiği on yıllara uzanıyor, edindiği birikim ve tecrübeyi öğrencilerle paylaşmaktan mutluluk duyan bir sanatçı… Sevgi Karay, hem üretmekten aldığı haz hem de üretirken kullandığı malzemelerin doğurduğu coşku sayesinde günlerinin büyük bölümünü atölyesinde geçiriyor.
Sevgi Karay’ın uzun soluklu sanat yaşamına tanıklık eden atölyesine adım atar atmaz mekanın yoğun enerjisiyle sarmalanıyoruz. Mimar Sinan Üniversitesi’nde heykel eğitimi alan, 1993’ten bu yana açtığı kişisel sergilerin yanı sıra, birçok grup sergisine de katılan Karay’la sıcacık bir sohbete başlıyoruz.
Sanata ve sanatsal üretime her zaman ilgi duyduğunu dile getiren Sevgi Karay, küçükken tiyatrocu olmak istediğini ancak ailesinin buna sıcak bakmadığını ifade ediyor. Sanatla arasındaki bağı yitirmek istemediğinden lise yıllarında Adana’da Güzel Sanatlar Müzesi’nde tanıştığı Berika İpekbayrak’ın yönlendirmesiyle heykel sanatına merak duymaya başladığını ve yetenek sınavlarından başarıyla geçerek heykel bölümünde eğitim görmeye hak kazandığını anlatıyor.
Heykel sanatının esasını oluşturan üç boyutlu üretimin kendisi için çok heyecan verici olduğunu vurgulayan sanatçı, üretim sürecinin en önemli unsurlarından birini oluşturan malzeme seçiminde neden metal kullanmaya karar verdiğini şu sözlerle açıklıyor: “Bu seçim tamamen içgüdüsel; size yakın malzemeyi bir şekilde hissediyorsunuz, kokusunu alıyorsunuz. Demiri ısıtarak yumuşak hale getirip istediğim şekli verirken yaşadığım o gerilim çok heyecan verici geldi bana ve metal bölümünü seçerek o bölümden mezun oldum.”
Eserlerinde çoğunlukla demir kullandığını anlatan Karay, zaman zaman paslanmaz çeliğe de bakıra da yer verdiğini söylüyor. Demirle çalışırken açığa çıkan kokunun, kıvılcımların, rengin nefesini kestiğini anlatan sanatçı, bu tutku sayesinde gününün önemli bir bölümünü atölyede geçirdiğini aktarıyor. Bu denli sert bir malzemenin üzerinde çalışırken yumuşacık olduğundan duyduğu mutluluğu da ilave ediyor sözlerine ve sanatsal üretimin meditasyonla eş anlamlı olduğunu anlatıyor bizlere: “Bütün dünyadan, fikirlerden ve duygulardan arınıp sadece o ana konsantre oluyorsunuz. Bu bir kendinizi tanıma yolculuğu aslında. İşinizle sarmaş dolaş olduğunuz o süreç çok kıymetli, çok hoş bir hal bu. Benim çok değer verdiğim ve mutlu olduğum bir süreç.”
Sevgi Karay’ın heykel sanatını icra ederken kullanacağı malzemeye ilişkin serüveni İsmail Usta’nın atölyesinde devam ediyor. Demire dair bütün teknik detayları burada çalışırken öğrendiğini belirten sanatçı, ardından kendi atölyesini yani Atölye20’yi kurarak bağımsız bir yolculuğa çıkıyor. Karay, heykeltıraş Hayri Karay (eşi) ve heykel bölümü öğrencisi Almıla Karay’ın da (kızı) eşlik ettiği bu yolculuğa dair memnuniyetini ise şöyle dile getiriyor: “Bu gördüğünüz atölye tam 35 yıllık. Ben atölyeyi ve üretimi çok seviyorum. Hiçbir şey üretmesem bile bu mekanın kokusu ve enerjisi bana her zaman çok iyi geliyor.”
Büyük boyutlu eserler üretmekten daha fazla memnuniyet duyduğunu ifade eden Karay’ın hayalinin daha da büyük eserler üretmek olduğunu öğreniyoruz sohbetimiz esnasında. Yakın zamanda Kozyatağı Metro İstasyonu’na yaptığı rölyefi anlatan sanatçı, bu tür çalışmaların atölyelerin yaşamını sürdürmesi için oldukça önemli olduğunun altını çiziyor: “Benim için atölye çok kıymetli. Son nefesime kadar atölyede vakit geçirmek istiyorum ve atölyeleri yaşatmak gerekiyor. Siz de tahmin edersiniz ki Türkiye’deki sanat ortamından ötürü bir atölyenin yaşaması çok da kolay değil.”
On yıllara uzanan sanat serüveninde kendisine nelerin ilham verdiğini sorduğumuzda ise duraksamaksızın “deniz altı” yanıtını alıyoruz Sevgi Karay’dan. Doğanın ve fantastik dünyaların ilgisini çektiğini ifade eden sanatçının tasavvufi hikayelerle ilgilendiğini de öğrenme şansına kavuşuyoruz. Ferîdüddin Attâr’ın “Mantıku’t-Tayr” eserinden etkilendiğini ifade ederken fantastik dünyaları keşfe çıkmanın da hoşuna gittiğini dinliyoruz.
Sohbetimiz, 35 yıldır varlığını sürdüren üretim mekanına yöneliyor yavaş yavaş. Atölyede tüm bu süreç boyunca ne denli fazla deneyimin biriktiğini anlatan Sevgi Karay’dan bu mekanın nasıl eğitim verilen bir alana dönüştüğünü dinliyoruz: “’Biz bu atölyeyi neden başkalarıyla paylaşmayalım?’ dedik. Evet, sanatçı dostlarımız her zaman geliyordu ama sonrasında ‘Neden gençlerle, orta yaşlı kadınlarla ve erkeklerle çalışmayalım?’ sorusunu sorduk. ‘Bir deneyelim bakalım…’ diyerek yola çıktık. Şimdi son derece başarılı bir eğitim süreci geçiriyoruz, çok güzel işler yaptırıyoruz. Öğrencilerimiz müzelere girdiler, galerilerde sergiler açıyorlar.”
Sanat alanında eğitim gören son sınıf öğrencilerinin veya mezunların atölyede çalışma imkanı bulmalarını sağlamak ve onların yetişmelerine katkı sunmak istediğini ifade eden sanatçı, yedi senedir süren bu çabanın meyvelerini verdiğini ve ortaya çok iyi bir ekip çıktığını ifade ederek bu birlikteliğin vakıf kurma kararıyla taçlandığını açıklıyor. Atölye İstanbul Düşün Sanat Eğitim Vakfı adını alacak kurumun yakın zamanda hayata geçirileceğini dile getiren sanatçı, daha çok gence dokunabilecekleri, daha çok proje yapabilecekleri, daha fazla sanatçı yetiştirebilecekleri için heyecanlı olduğunu söylüyor. Yakın döneme ilişkin planlamaları tamamlanan vakfın hem yerel hem uluslararası düzeyde pek çok projeye imza atacağını da ekliyor cümlelerine.
Sanat eğitimine ve Karay’ın toplumsal alanda bu konuda neler yaptığına eğildikten sonra tekrar sanatçının eserleriyle kurduğu bağa yöneliyor ilgimiz. Eserlerinin başkalarına dokunmasının kendisine heyecan verdiğini anlatan sanatçı, heykelle uğraşmanın kendisi için bir tutku olduğuna dikkat çekiyor. Karay’dan üretim pratiğinin ilk günden bugüne dek geçirdiği dönüşümü de dinlemek istiyoruz. Sanatın sonsuz bir yolculuk olduğunu ifade eden sanatçı, bu yolculuğun sıçramalarla sürdüğünü şu sözlerle anlatarak noktalıyor sohbetimizi: “Mesela geri dönüp baktığım, ‘Üniversitede bunu nasıl düşünmüşüm, nasıl yapmışım, harika!’ dediğim işler de oluyor. Sanatsal üretim bir bütün; geri ve daha ileri gidişlerden oluşan bir süreç aslında…”